Spekülatif Kurguda Amerikan İç Savaşı

Kayıp Dünya’da yazdığım bir makale serisi var: Kadın Bilim Kurgu Yazarları. Bu seri için Connie Willis’i araştırıyordum. Bu süreçte Willis’in 2. Kitabı olan Lincoln’s Dream ilgimi çekti. Bu kitabın Amerikan İç Savaşı ile ilgili olduğunu okuyunca, acaba bunun gibi başka kitaplar var mı sorusunu sordum kendime. Yavaş yavaş araştırdım baktım güzel bir yere doğru gidiyorum, ben bundan bir makale yazarım dedim.

Bu yazıda Amerika tarihindeki bu önemli savaşın spekülatif kurgudaki yansımalarını incelemeye çalıştım. Spekülatif kurgu dememin sebebi ise bu alandaki eserlerin birçoğunun alternatif tarih ve bilim kurgunun kesişimi olması. Fantastik ve korku türünde de eserler yazıldığını söyleyebiliriz. Eserleri incelemeden önce bu savaştan kısaca bahsetmekte fayda var.

ABD’nin kuzeyindeki eyaletler modernleşip sanayi devrimini yaşarken, güneydeki eyaletler köle gücüne dayalı tarım ekonomisi ile gelişmekteydi. Güney servetini artırmak için kölelere yatırım yapmaya devam ediyordu. Kuzey ise bankacılık, sigortacılık, taşımacılık gibi alanlarda kendini geliştiriyordu. Meksika- ABD Savaşı’ndan sonra ABD’ye yeni toprakların katılmasıyla kölelik tartışmaları iyice alevlendi. Yeni kurulacak eyaletlerde kölelik olup olmayacağı sorusu tarafları kutuplaştırdı. Kölelik karşıtı Cumhuriyetçi Parti adayı olan Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesinden sonra 7 eyalet ABD’den ayrılıp Amerika Konfedere Devletleri’ni kurdu. 12 Nisan 1861’de Konfederasyon‘un (Güney) Fort Sumter’a ateş açması ile savaş resmen başlamış oldu. Kısa süre sonra 4 eyalet daha Birlik’i (Kuzey) bırakıp Konfederasyon’a katıldı. Savaş 4 yıl sürdü. 620.000’den fazla insan hayatını kaybetti. Savaşı Birlik kazandı ve kölelik resmi olarak kaldırıldı.

İlk olarak daha fazla örnekle karşılaştığım alternatif tarih türündeki romanlardan bahsetmek istiyorum. Tarihteki kritik anlar için ya başka türlü olsaydı sorusuna yanıt arayan bir türdür alternatif tarih. Örnek vermek gerekirse: İkinci Dünya Savaşı’nı Almanlar kazansaydı dünya nasıl bir yer olurdu sorusuna Philip K. Dick Yüksek Şatodaki Adam romanı ile cevap verirken, J.F Kennedy öldürülmeseydi ne olurdu sorusuna ise Stephen King 11/22/63 romanı ile cevap vermiştir.

Amerikan İç Savaşı söz konusu olduğunda en çok sorulan soru “Savaşı Konfederasyon kazansaydı ne olurdu?” dur. Bu soruya cevap ararken birçok dönüm noktası seçilmiştir. Bu noktalar tahmin edebileceğiniz gibi önemli savaşlar ve anlardır. Gettysburg Muharebesi bunların en popülerlerinden biridir. Bu muharebe İç Savaş’ın en önemli ve en büyük çarpışmasıdır.

Gettysburg Muharebesi’ni dönüm noktası alan romanlardan biri Bring The Jubilee’dir. Yazar Ward Moore’un bu eseri 1953 yılında yayımlanmıştır. Gettysburg Savaşı’nı Konfederasyon kazanır ve bildiğimiz tarih değişir. 20. Yüzyılda ABD’nin kaynakları Konfederasyon’un eline geçmiş ve ABD ekonomik buhran yaşamaktadır. Bu sırada ufukta Konfederasyon’un düşmanı olan Alman Birliği’ne karşı bir savaş gözükmektedir. Başkahraman Hodge ise New York’un çevre köylerinden şehre gelmiş makûs kaderini değiştirmeye çalışan bir genç adamdır. Fakat bir şekilde kendini Alman terör örgütünün entrikalarının içinde bulur. Tanıştığı güzel fizikçi ise dünyayı değiştirecek bir alet üzerinde çalışmaktadır, tüm dünyayı değiştirecek bir alet…

The Shiloh Project’te yazar David Poyer de Güney’e Gettysburg Savaşı’nda zafer kazandırmıştır. Böylece Amerika ABD ve AKD (Amerika Konfedere Devletleri) olmak üzere iki ayrı devlet olarak hayatına devam eder. Bu devletler yaklaşık 100 yıl boyunca birbirleriyle savaşmadan varlıklarını sürdürürler. Elbette, bu dünya bizimkinden farklıdır. Zeplinler gökleri süslemekte, uçaklar henüz bu kadar yaygın değil ve Ruslar ABD’nin müttefikidir. Fakat ABD’nin yeni silahı güçler dengesini bozacak gibi durmaktadır. Japon-Yankee Savaşı’nda kullanılan bu yeni silah atom bombasıdır. AKD ise varlığının devamı için bu silahı çalmaya kararlıdır.

Yazar Harry Turtledove Bizans İmparatorluğu’ndan İkinci Dünya Savaşı’na pek çok tarihi olay ve devlet üzerine alternatif tarih eserleri yaratmıştır. Bu sebeple alternatif tarihin ustası olarak anılmaktadır. Turtledove, “Guns of the South”’da ise hikâyeyi Güney’in meşhur generali Robert E. Lee üzerinden anlatmıştır. General Lee, West Point Askeri Akademisi’ni ikincilikle bitiren, Meksika-ABD Savaşı’nda üstün başarılar gösteren bir komutandır. İç Savaşın başlamasıyla Başkan Abraham Lincoln tarafından Birlik’in ordularının başına geçmesi için çağırılmasına rağmen Virginialı olduğu için Konfederasyon tarafını seçmiştir. Guns of the South, Gettysburg Savaşı ile başlar. Konfederasyon bu savaşta yenilmiştir. General Lee’nin elinde fazla bir güç kalmamıştır. Ama sonra bir adam çıkıp gelir, tuhaf bir aksanı vardır ve General’e harika bir silahtan ve mühimmatından sınırsız miktarda temin edeceğini garanti eder. Bu silahın adı ise AK-47’dir. Tahmin edebileceğiniz gibi savaşın yönü değişir, Konfederasyon kazanır.

“Fire on the Mountain” ise dönüm noktası seçimi ile bahsettiğim ilk üç kitaptan farklılaşır. Hugo ödüllü yazar Terry Bisson bu romanında dönüm noktası olarak 1859 yılında ABD’nin Virginia eyaletindeki Harper’s Ferry silah deposunda çıkan isyanı seçmiştir. John Brown’ın kölelik karşıtı bu isyanı gerçekte başarısız olmuştur. İsyanı bastıran kişi ise o zamanlar Albay olan Robert E. Lee’dir. Romanda isyan başarılı olur ve bu sayede Güney eyaletleri Afrikalıların çoğunluk olduğu bir ülkeye dönüşür. Yıl 1959’a geldiğinde, Mars’a yapılan bir uçuş sırasında Yasmin’in astronot kocası hayatını kaybeder. Yasmin bu travmayı atlatmaya çalışırken büyük dedesinin Harper’s Ferry isyanı sırasında tuttuğu günlüğü oradaki müzeye götürmektedir. Şimdiyi Yasmin’in gözünden görürken geçmişi ise dede Dr. Abraham’ın günlüklerinden ve kölelik karşıtı Thomas Hunter’ın mektuplarından öğreniriz.

Alternatif tarih ve İç Savaş dendiğinde akla gelen bir diğer dönüm noktası ise Abraham Lincoln suikastıdır. Başkan Lincoln, Konfederasyon Generali Lee’nin teslim olmasından sadece 5 gün sonra 14 Nisan 1865’te, Washington’da Ford’s Tiyatrosu’nda vurularak öldürülmüştür. Katil John Wilkes Booth meşhur bir aktör ve Konfederasyon yanlısı bir adamdır.

“The Lincoln Train”, Maureen F. McHugh’un 1996 yılında “En İyi Kısa Hikâye” dalında Hugo Ödülü’nü kazanan eseridir. Bu hikâyede Başkan Abraham Lincoln suikastçısı tarafından vurulur fakat ölmez. Söylentiye göre hükümeti arka planda Devlet Bakanı William Seward yönetmektedir. Eski köle sahipleri yayınlanan bir kararla bir trene bindirilip Oklahoma’ya yerleştirilmek üzere gönderilirler. Biz de bu olayı 17 yaşındaki bir kızdan dinleriz. Hikâyenin adı ise bana Lincoln’un cenazesinin trenle Washington’dan memleketi Illinois’a taşınmasını hatırlattı. Özellikle seçilmiş bir isim olduğunu düşünüyorum. Hikâyeyi buradan okuyabilirsiniz.

Underground Airlines da Lincoln’un ölümünü değişim noktası alan bir romandır. Fakat Lincoln’ün ölümü gerçek zamanından 4 yıl önce yani 1861 yılında gerçekleşir. Lincoln olmayınca, Crittenden Uzlaşması olarak anılan tasarı kabul edilir ve eyaletler köleci ve özgür olarak ikiye ayrılırlar. Bu yüzden İç Savaş çıkmaz ve şimdikinden daha farklı bir ABD görürüz. Roman ise bu köleci eyaletlerden kaçan köleleri bulup geri getiren federal görevli siyahi Victor’ın, Jackdaw isimli adamı bulma görevini ve bu sırada yaşadığı iç çatışmalarını anlatır. Bu roman yayımlandığı yılda çok gürültü kopartmıştır. Özellikle beyaz biri tarafından yazılmış olması ve Octavia Butler’ın Kindred’ı varken bu romanın kölelik ve spekülatif kurguyu bir araya getiren ilk romanmış gibi lanse edilmesi ortalığı karıştırmıştır.

Amerikan İç Savaşı ile ilgili alternatif tarih türünden başka korku, bilim kurgu ve fantastik türlerinde de romanlar yazılmıştır. Bunlardan bahsetmek istediğim ilki yakın zamanda filmi de çekilmiş olan “Abraham Lincoln: Vampire Hunter”dır. Başkahraman Abraham Lincoln annesini 9 yaşındayken kaybeder. Fakat sonradan öğrenir ki annesini vampirler öldürmüştür. Bunun üzerine vampirlerin kökünü kurutacağına dair bir yemin eder. Kitapta Lincoln’ün tuttuğu günlükler üzerinden vampirlerle olan savaşını takip ederiz. Kitabı ilginç yapan noktalardan biri de, İç Savaş’ın vampirler tarafından yönetilen Güney’in Kuzey’i ele geçirip tüm Amerika’ya hâkim olma arzusu sebebiyle çıkarılmış olmasıdır. Yazar köle sahiplerini vampir olarak göstermenin uygun bir analoji olduğunu düşündüğünü söylemiştir. Çünkü onlar da vampirler gibi başkalarının sırtında geçiniyorlardır.

Fantastik türde ise en başta bahsettiğim Lincoln’s Dream kitabını sayabiliriz. Bu kitap tüm zamanların en çok Hugo ve Nebula ödülünü kazanan yazar olan Connie Willis’in 2. Romanıdır. İç Savaş uzmanı bir araştırmacı olan Jeff, Lincoln üzerine bir kitap yazan Thomas’a yardımcı olmaktadır. Thomas, Lincoln’ün kendi suikastını önceden rüyasında görüp görmediğini öğrenmek istemektedir. Jeff bunun üzerine psikiyatrist arkadaşına başvurur. Arkadaşı onu İç Savaş hakkında rüyalar gören bir kadınla tanıştırır. Bu kadın General Robert Lee’nin rüyalarını görmektedir.

Bahsedeceğim son roman ise bilim kurgu türünde olan “The Lost Regiment”. Amerikan İç Savaşı sırasında gemiyle seyahat eden 35. Maine Piyade Alayı ile 44. New York Topçu bataryası gizemli bir elektrik fırtınasında kaybolur ve kendilerini bilmedikleri bir gezegende bulurlar. Bu gezegende yalnız olmadıklarını fark etmeleriyle uzaylılara karşı savaş başlar. Bu seride The Lost Regiment’ten sonra 8 kitap daha basılmıştır.

Kaynakça:
https://www.britannica.com/event/American-Civil-War
http://ifnicity.blogspot.com.tr/2015/09/the-shiloh-project-by-david-poyer.html
https://openroadmedia.com/ebook/bring-the-jubilee/9781504044639
https://www.publishersweekly.com/978-1-60486-087-0

America the Beautiful: Terry Bisson’s Fire on the Mountain


Science Fiction, Cool War and Civil War
https://www.goodreads.com/book/show/101599.The_Guns_of_the_South

The Lincoln Train


http://www.prairiefirenewspaper.com/2012/09/book-review-abraham-lincoln-vampire-hunter-by-seth-grahame-smith
https://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=124835513

Abraham Lincoln: Vampire Hunter book review


https://en.wikipedia.org/wiki/The_Lost_Regiment

Üç Cisim Problemi

Çooook uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.ThreeBodyTrilogy_web

Döndükten sonraki ilk yazımı son dönemlerde tüm dikkatleri üzerine çeken bir kitaba ayırayım dedim; Üç Cisim Problemi

Nebula ve Locus adayı olmuş, bir de Hugo’yu kazanmış. Beklentiyi yükseltmeye yetiyor da artıyor bile.

Genel olarak kitabı beğendim diyebilirim. 3 kitaptan oluşan bir seriymiş. Her ne kadar seri kitaplardan çok sıkıldıysam da bir kere başlayınca devamını getirmek zorunda hissediyorum. Umarım yakın zamanda diğer iki kitabı da yayımlarlar.

Hikayenin başında Ye Wenjei isimli kızı Çin’de kültür devrimi sırasında babasına işkence yapılmasını seyrederken görüyoruz. Bu kızın üzerinde müthiş bir travma yaratıyor. Babasının ölümünden sonra Çin’in ücra bir yerine sürülüyor ve orada da hayattan birkaç tokat daha yiyor. Sonrasında kaderin bir cilvesi ile kendini çok gizli bir devlet projesinin ortasında buluyor. Devamında diğer karakter olan Wang Miao’ya geçiyoruz. Kendisi nanoteknoloji alanında çalışan bir bilim adamı. O da birden kendisini çok gizli bir hükümet toplantısında buluyor. Adı açıklanmayan bir düşman var ve tüm dünyadaki devletlerin bunlara karşı birleştiğini görüyoruz. Bu noktada içinizden “uzaylılar” dediğinizi duyar gibi oldum. Hikaye Wang’i 3 cisim problemi isimli sanal bir oyuna sürüklüyor. Açıkçası benim kitapta en çok sevdiğim bölümler bunlar oldu. Oyun nereye varacak acaba diye diye heyecanla takip ettim. Hatta gece 2’ye kadar okudum diyebilirim. Ama oyun bölümü açıklığa kavuşunca kitaba duyduğum o aşırı okuma isteği azaldı.

İlerleyen bölümleri anlatmayacağım ama hikayenin güzel bir şekilde ilerlediğini söyleyebilirim. Ye Wenjei ve Wang’ın bir noktada tekrar karşılaştığını da ekleyeyim.

Fizik ve bilim kısmı, her ne kadar bir kısmını anlamasam da, bana etkileyici geldi. Sadece bir noktada bilgisiyle bizi dövmüş diyebilirim onu da aşağıda uyarılarla birlikte açıkladım.

Gelelim beğenmediğim noktalara:

İlki karakterler. Hepsi çok yapay. Karikatür gibiler. Sadece Ye Wenjie karakteri biraz daha başarılı. Bunun sebebi ise geçmişinin detaylı olarak anlatılması. Böylece onun kitap boyunca yaptıklarına bir anlam verebiliyorsunuz. Onun dışında dikkat çeken bir diğer karakter de çatlak bir profil çizen polis Da Shi. Yazarı çok da suçlamıyorum aslında, bazı kitaplar hikayeyi hikaye üzerinden anlatır bazıları da karakterleri merkeze koyarak hikayeyi anlatır. Bu 1. türden bir kitap.

Diğer bir nokta da kitabın sonundaki 0-1-2-3 vb boyutlara dair yapılan açıklamalar. Temel fizik bilgim var ama anlatılanların çoğunu anlamadım. Bir noktadan sonra takibi bırakıp, bla bla evet bla bla evet, diye diye o bölümleri okudum geçtim. İtiraf ediyorum çok sıkıldım. 🙂

Kitabı okumadıysanız bu noktadan sonrasına bakmayın.

 

Karakterlerin saçmalığının diğer örneği ise intihar eden bilim adamları. Evet birçok fizikçi veya matematikçi hayatını bilime adıyor ama bilimsel yasalar çalışmıyor veya bildiğim bütün fizik yanlışmış diye birisinin intihar edeceğini düşünmek bana çok saçma geliyor. Olayı dramatize etmek için kullanılan bir hikaye öğesi olmuş bu durum.

Bir de 3 Cisim problemi oyununu çözen insanların sadece 2 kez bir araya gelip sonrasında hemen uzaylı tarikatı müridi olmaları da gayet saçma olmuş.

 

 

Artık bakabilirsiniz.

Son söz; ilginç bir hikayesi olduğunu söyleyebilirim ama karakter derinliği yönünden zayıf kalıyor. Yine de okumanızı tavsiye ederim.

Kitap İnceleme: The Accidental Time Machine

The Accidental Time Machine

 

Bu haftanın kitabı yine bir bilim kurgu. Zamanda yolculuk makalemi yazarken varlığından haberdar olduğum bu kitabı okumaya ancak vakit bulabildim. Öncelikle şunu söylemeliyim henüz Türkçe’ye çevrilmedi, bu nedenle okumak istiyorsanız yurt dışından sipariş etmek durumundasınız. Joe Haldeman’ın ismini İthaki’den yayımlanan Bitmeyen Savaş ve Bitmeyen Barış kitaplarından hatırlıyor olabilirsiniz.  Ben henüz onları okumadım ama bu kitaptan sonra okuma listemde ön sıralara çekebilirim.

Okumaya devam et “Kitap İnceleme: The Accidental Time Machine”