Sonsuzluğun Sonu

0000000677804-1Vakıf dizisindeki kitaplardan sonra, ki onu da daha bitiremedim, okuduğum ilk Asimov bu oldu. Tabii bunda senelerdir düzgün bir Asimov kitabı basılmamış olmasının da etkisi var.

Bu kitap bence çok başarılı. Son dakikada bile beni ters köşeye yatırmayı başardı. Çok fazla macera ve bk kitabı okuyunca bütün senaryo oyunlarına aşinalaşıp kitapların sonunu baştan tahmin etmeye başlıyorsunuz. Eminim birçoğunuza oluyordur. Fikir güzel işleniş de güzel. Asimov’un çok en beğenilenlerinden biri olması kaçınılmazmış.
Peki ne anlatıyor kitap?
Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu da koca bir ülkeyi kurtarır.
İnsanlar zamanın dışına çıkmanın bir yolunu bulmuşlar. Her yüzyıl için bir kontrol noktası oluşturmuşlar. Bu noktalarda bazı görevliler var, adları “Sonsuz” olarak geçiyor. Bu noktaların bulunduğu mekanlara da sonsuzluk deniyor. Sonsuzluk katları arasında kazan denilen araçlarla seyahat ediliyor.  Sonsuzlar o yüzyılı inceliyor ve tehlike oluşturacak olayları belirliyorlar. Sonrasında ufak bir değişiklik yaparak, mesela bir aracın fren balataları ile oynayarak insanlığın kendini yok etmesini, savaşların çıkmasını  önlüyorlar. Biz olayları Andrew Harlan isimli teknisyenin yani zamanda değişikliği yapan kişi, gözünden takip ediyoruz. İşin içine aşk ve sonrasında komplo teorileri ve bir de zamanda yolculuk giriyor.
69. sayfadan alıntı;
“…Sonsuzluğun başlangıcından, Yerkürenin boş olduğu noktaya kadar geçen her zamanın tüm ayrıntılarını saptamak için çalışırız ve bütün olabilirliklerin sonsuz ihtimallerini açıklamaya çalışırız, sonra da olandan daha iyi olan bir olabilirlik seçeriz ve olanı olabilire çevirebilmek için Zaman içinde nerede çok ufak bir değişim yapmamız gerektiğine karar veririz ve yeni bir olanımız olur ve yeni bir olabilir ararız, sonsuza dek ve sonsuza dek…”
Arka kapak yazısı ise bence olmamış, kitabı daha iyi özetleyen bir şeyler yazılabilirdi. İlk paragrafta kitabın en sonundan bir cümle kullanılmış. Kitap boyunca yıldızlar arası seyahate dair çok az şeyden bahsediliyor ama nedense bu cümle seçilmiş.
Son cümle; mutlaka alın okuyun. Üstelik kitaplar çabucak tükeniyor ve ikinci baskı pek olmuyor. Sonra çok ararsınız.

Dün, Bugün, Yarın


Steampunk’ı araştırırken aklıma Back to the Future 3 filmindeki trenin geldiğini, trenin de zamanda yolculuğu çağrıştırdığını ve bu konuya daha sonra ayrıntılı olarak döneceğimi belirtmiştim. Not defterimde bununla ilgili birkaç not yer almaktaydı zaten. Bildiğiniz gibi burada bilim kurgu üzerine yazmaya çalışıyorum ve böyle bir yerde zamanda yolculuktan bahsetmeden geçmek olmaz. Geleceğe Dönüş, Terminatör ve 12 Maymun gibi zamanda yolculuktan bahseden filmlerdeki mantık hatalarını, zamanda yolculuk sistemlerini ayrıntılı olarak inceleyen birçok internet sitesi mevcut, mesela bu site favorilerim arasında. Eğer ingilizceniz yeterli ise bu sitede uzun ve güzel vakit geçireceğinize emininim. Bense orada bahsedilen bildiğiniz öykülerin ve filmlerin biraz dışına çıkıp farklı bakış açılarını içeren 2 kitaptan söz etmek istiyorum. Bu kitaplarla daha önce karşılaşmadığınızı umuyorum.

Stephen King’in Türkiye’de Gece Yarısını Dört Geçe ismiyle yayınlanan kitabında yer alan bir hikaye ile başlamak istiyorum. Orijinal ismi The Langoliers olan hikayenin adı türkçeye Umacılar olarak çevrilmiş. Bu öykünün bilim kurgudan çok fantastik öğeler içerdiğini söylemek daha doğru olur. Hollywood tarafından filmi bile çevrilmiş.

Hikaye bir çocuk çığlığı ile açılıyor, bir uçakta atılan bu çığlık bir anda herkesi uyandırıyor ve gerçek karmaşa o noktada başlıyor. Uçaktaki insanların büyük çoğunluğunun her türlü kıyafet ve aksesuvarlarını geride bırakarak kaybolduğu fark ediliyor. Bu ilginç olay çözülemeden başka bir sorun ortaya çıkıyor, uçağı indirmek. Bu arada uçağın hiçbir havaalanı ile irtibat kuramadığını belirtmek gerek. Uğraşlar sonucunda uçak indiriliyor, havaalanı içinde keşfe çıkılıyor ancak bir tek insanla bile karşılaşılmıyor. Kahramanlarımız yemek yemeye çalıştıklarında yiyeceklerin bozuk olduğunu, elektriklerin olmadığını fark ediyorlar. Ve konuyu açıklayacak olan karakter ortaya çıkıyor, kendisi bir yazar. Hatta teorisini açıklarken ben bir bk yazarı olsaydım belki daha iyi anlatırdım gibi bir şey belirtiyor. Bu adamın iddiasına göre onlar uyurken uçak bir zaman yarığında geçmiş ve geçmiş zamana dönmüşlerdir. Kendilerinin kurtulma sebebi ise uyuyor olmalarıdır. Şimdi sıra hikayeye neden umacılar isminin verildiğini öğrenmeye geldi. Kahramanlarımız bu tartışmaları yaşarken kağıt yırtılmasına benzer sesler duymaya başlıyorlar. Bir şey yaklaşıyordur ve çok büyük ihtimalle o şey iyi bir niyet taşıyarak gelmiyordur. Hikayenin bundan sonraki kısmından sadece bir ayrıntı vereceğim ki okuma şevkiniz kaçmasın. O yaklaşanlar umacılardır ve geçmişi yemektedirler.

Benim bu hikayede en çok hoşuma giden nokta tahmin ettiğiniz gibi Stephen King’in değişik bir zamanda yolculuk fikri bulması. Kendimizi bildik bileli zaman makinamız olsa neler yapacağımızı hayal etmez miyiz? Sai King bu hayalleri bir çırpıda yok ediveriyor. Geçmişte umacılardan başka bir şey yok, gelecek bile hiçlik, yalnızca şu andır önemli olan deyiveriyor sanki. Bu fikirle birlikte zamana dair birçok kafa kurcalayan nokta ortadan kayboluyor. Özellikle geçmişi değiştirirsek gelecek de değişir mi sorusu ortadan kalkıyor. Her ne kadar bu hikaye bilim kurgudan çok fantastik kurguya yaklaşsa da yine de ortaya koyulan fikir kalıpların dışında.

Diğer hikaye ise Kurt Vonnegut’tan geliyor. 2-3 yazı önce kendisini bir kitabını aldığımı ve beğendiğimi belirtmiştim. Böyle bir yazardan yazarın ölümüyle haberdar olmam ise ironik geliyor bana. Belki de geç haberdar olmamın sebebi kendisinin yeterince tanıtılmamış olmasıdır. Jules Verne’e bakalım örenek olarak. Herkes bir kitabını okumuştur küçükken ama başka birçok yazar için bu durum böyle değil. Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir mesela… Neyse konuyu dağıtmamakta fayda var.

Burda bahsedeceğim diğer kitap Mezbaha no 5, ingilizce ismi ile Slaughterhouse 5. Bu kitabın sonunu veya ortasını söylemek kendisinin okunurluğunu kesinlikle azaltmıyor bu nedenle kendimi kısıtlamadan kitap hakkında bilgi verebilirim. Söz konusu hikaye zamanda bir oraya bir buraya savrulan Billy Pilgrim’i anlatmakta. Zavallaı Billy bilmediği bir nedenden ötürü zaman içinde zihinsel bir yolculuk yapmaktadır. Bir an İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Alman esir kampına götürülürken, 15 dk sonra gelecekte bir zamanda karısı ile sevişir bulmaktadır kendini. Son zamanların çok popüler dizisini, dizinin ismini vermeyeceğim, izlemiş olanlara bu olay tanıdık gelecektir zaten. Alışmaya çalışır bu duruma ve bir gün Trafalmador adı verilen bir gezegenden uzaylılar gelir ve onu kaçırır. Trafalmadorda yaşar bir süre, bu sürede de belkide kitaptaki önemli diyaloglardan biri gelişir uzaylılarla Billy arasında. Uzaylılar kendisine yüzlerce hatta binlerce gezegeni dolaştıklarını ancak daha önce özgür iradenin varolduğunu iddia eden Dünya’dan başka gezegen olmadığını söylerler. Evrenin sonunu bir Trafalmadorlu getirecektir ve onlar bunun nasıl gerçekleşeceğini bilmelerine rağmen durdurmak için hiçbir şey yapmazlar. Çünkü zaman doğrusal değildir, o an hep yaşanamaktadır ve o adam o düğmeye hep basmaktadır. Billy’nin de algısı bu yönde değişir. Burdan öteye yine de çok bilgi vermeyeceğim okumanın tadı kaçmasın diye.

Burada bahsettiğim iki hikayede zamana bakış açısı birbirinden farklı. Ben en çok hangisini kendime yakın bulduğuma henüz karar veremedim. Biri sadece şimdi var derken, diğeri geçmiş, bugün ve gelecek birdir diyor. Size hangisi uygun?