Kitap Fuarı 2010


Merhaba!

Yine bir kitap fuarı yazısı ile karşınızdayım! Her sene alacağım kitapları bir excel tablosuna yazar, birçok sanal kitapçıyı inceleyip en uygun fiyat nerede tespit eder ve not alırdım. Bu seneki kitap fuarı için önceden hazırlık yapamamıştım. Eski excel dosyamı bilgisayarın derinliklerinden çıkarıp,geçen fuarda aldıklarımı sildim. 15 dakika kadar idefix’te gezdim, biraz kitaplığıma bakıp elle notlar aldım. En fazla 3-4 kitap alırım derken bu plansızlığımın sonucu ne oldu dersiniz? Tam 26 tane kitap aldım!
İlk olarak Laika Yayıncılık’ın standına uğrayıp, Anadolu Korku Öyküleri ve Göktuğ Canbaba’nın yeni çıkan kitabı Tılsım-ı Kudret’i satın aldım ve hemen imzalaması için kendisine uzattım 🙂 Blogunu da takip ettiğimi, arada Kayıp dünya’da yazılar yazdığımı söyledim. ( Şu aralar üzerinde çalıştığım bir yazı var, eğer bitirebilirsem KD’de okuyacaksınız) O sırada frp.net’in admini ile de tanıştım, ama şaşkınlığıma geldi böyle bir iki lafı bir araya getirip ayrıntılı konuşmadım.

Sonraki alışverişim kaçınılmaz olarak İthaki’nin standında gerçekleşti. Yine “Burada bir şey bulamam, okumak istediklerimin çoğunu aldım zaten.” derken, Neil Gaiman’dan Yokyer’i, Andreas Frangias’tan Veba’yı (standın başında duran arkadaş kitabı kendisinin okuduğunu söyleyerek tavsiye etti, ben de ayaküstü yaptığımız sohbet neticesinde kendisinin zevkine güvenip aldım), Terry Pratchett’ın Diskdünya’sının Türkçe’ye son çevrilen kitabı Faust-Eric ve Phillip Pullman’ın çok beğenilen serisi His Dark Materials’ı satın aldım.

Bütçemin ortasına bomba gibi düşen yayınevi ise Metis oldu. David Eddings’in Belgariad ve Mallaryon serilerinde, Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsaneleri, Yiğit Değer Bengi’nin yayıma hazırladığı 1002. Gece Masalları adlı kitapta harika indirimler vardı. Bu saydıklarımın hepsine 76 TL (20 adet) verdim. David Eddings’in kitaplarını online olarak bulma şansım elbette vardı ama yayınevlerini bu alanda teşvik etmek amacıyla kitap almakta fayda var diye düşünüyorum.

Kütüphaneme katılan diğer kitaplar ise Kazuo İshiguro’dan Beni Asla Bırakma, çok kez methini duyduğum ama almayı aklıma getirmediğim Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna ve Stephen King’in Yazmak Üzerine’si oldu.

Okudukça sizlerle yorumlarımı paylaşmaya çalışacağım. Bol bol okumanız dileğiyle!

Karabasanlar!

Kayıp Rıhtım sitesini elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Çalışmaları için de takdir ediyorum gerçekten. Ancak şurada yazılan şey tepemi attırdı. Bu kitap aslında tek bir kitap, İnkılap Kitabevi zamanında (98-99) hangi akla hizmet bilinmez kitaptaki bazı hikayeleri çıkararak yayımlamıştı. O zamanlar elimizin altında internet falan yok tabii bilmiyoruz eksik olduğunu. Şimdi de marifetmiş gibi o çıkardıkları hikayeleri bir kitapta toplamışlar, bir de adına “Rüyalar ve Karabasanlar 2” demişler. Zaten basmış olması gereken bir şeyi size iyilik yaptık dercesine sunmak çok saçma. Kayıp Rıhtım da “aa hayranlara ne de güzel bir sürpriz yapmışlar” demiş. Açıkcası yayınevinin bu hamlesini cebime doğru uzatılan bir el olarak görüyorum. Ama o el havada kalacak, çünkü artık elimde bir sürü imkan var. Okulun kütüphanesinden tutun da internetteki e-booklara kadar…

Yeri gelmişken biraz da Altın Kitaplar’ın bu tip uygulamalarına değinelim değil mi? Altın Kitaplar da zamanında King’in Mahşer kitabını kuşa çevirmiş, Night Shift (Hayaletin Garip Huyları, bu ismi kim uydurmuş bilmek istemiyorum) kitabından 7-8 hikaye çıkarmış, Four Past Midnight kitabını ise 2’ye bölüp 2 geçe ve 4 geçe diye basmıştır. Henüz fark etmediğimiz neler var acaba?

01.03.2010
Kayıp Rıhtım buradaki yazıma yorum bırakmıştı ancak ben okul ve iş arasında gidip gelmekten, ödevleri yetiştirmekten yazıyı buraya taşıyamadım. Evet yorum olarak bastım ancak orada insanların gözüne çarpmayacaktır. Bu yüzden aşığıya de ekledim.

Merhabalar,

Yazınız ve şikayetiniz için teşekkürler öncelikle. Kitabın çıkış haberini verirken özellikle “tüm hikayeleri” koyup tekrar yayınladıklarını düşünüp, takdirlerimizi sunmuştuk. Ki yanlış anlamalar olmasın diye haberimizde de hemen başta belirtmiştik; 2. kitap adıyla çıkan romanın aslında ne olduğunu.

Fakat daha sonradan öğrendik ki, bu çıkan kitapta da tüm hikayeler yok. Yine hepsini yayınlamamışlar. Herhalde 8-9 yıl sonra “Rüyalar ve Karabasanlar 3” adıyla tekrar gelecekler karşımıza zira böyle bir yola başvurmalarının mantıklı sebebini düşünemiyoruz.

Bu durumu kesinlikle tasvip etmediğimizi, hatta kınadığımızı Kayıp Rıhtım olarak belirtelim. Elbette birileri, tamamen parasal kaygılar ile hareket edip, uğraş verdiğimiz türe hakarette bulunuyorsa kesinlikle kabul etmiyoruz.

Oradaki yayınevini kutlama sebebimiz, hem “tüm hikayeleri” içine koyduklarını sandığımız hem de bu şekilde yeni bir basklı ile okurları karşısına geldikleri içindi. Daha sonradan da bununla ilgili haber sayfasında herhangi bir değişiklik yapmamamıza rağmen, forum ve sözlük bünyelerimizde tasvip etmediğimizi belirttik.

Yanlış anlaşılmışsak bir kez daha özür diler, bu durumu kesinlikle hoş karşılamadığımızı tekrar belirtmek isteriz.

Sevgiler.

Dün, Bugün, Yarın


Steampunk’ı araştırırken aklıma Back to the Future 3 filmindeki trenin geldiğini, trenin de zamanda yolculuğu çağrıştırdığını ve bu konuya daha sonra ayrıntılı olarak döneceğimi belirtmiştim. Not defterimde bununla ilgili birkaç not yer almaktaydı zaten. Bildiğiniz gibi burada bilim kurgu üzerine yazmaya çalışıyorum ve böyle bir yerde zamanda yolculuktan bahsetmeden geçmek olmaz. Geleceğe Dönüş, Terminatör ve 12 Maymun gibi zamanda yolculuktan bahseden filmlerdeki mantık hatalarını, zamanda yolculuk sistemlerini ayrıntılı olarak inceleyen birçok internet sitesi mevcut, mesela bu site favorilerim arasında. Eğer ingilizceniz yeterli ise bu sitede uzun ve güzel vakit geçireceğinize emininim. Bense orada bahsedilen bildiğiniz öykülerin ve filmlerin biraz dışına çıkıp farklı bakış açılarını içeren 2 kitaptan söz etmek istiyorum. Bu kitaplarla daha önce karşılaşmadığınızı umuyorum.

Stephen King’in Türkiye’de Gece Yarısını Dört Geçe ismiyle yayınlanan kitabında yer alan bir hikaye ile başlamak istiyorum. Orijinal ismi The Langoliers olan hikayenin adı türkçeye Umacılar olarak çevrilmiş. Bu öykünün bilim kurgudan çok fantastik öğeler içerdiğini söylemek daha doğru olur. Hollywood tarafından filmi bile çevrilmiş.

Hikaye bir çocuk çığlığı ile açılıyor, bir uçakta atılan bu çığlık bir anda herkesi uyandırıyor ve gerçek karmaşa o noktada başlıyor. Uçaktaki insanların büyük çoğunluğunun her türlü kıyafet ve aksesuvarlarını geride bırakarak kaybolduğu fark ediliyor. Bu ilginç olay çözülemeden başka bir sorun ortaya çıkıyor, uçağı indirmek. Bu arada uçağın hiçbir havaalanı ile irtibat kuramadığını belirtmek gerek. Uğraşlar sonucunda uçak indiriliyor, havaalanı içinde keşfe çıkılıyor ancak bir tek insanla bile karşılaşılmıyor. Kahramanlarımız yemek yemeye çalıştıklarında yiyeceklerin bozuk olduğunu, elektriklerin olmadığını fark ediyorlar. Ve konuyu açıklayacak olan karakter ortaya çıkıyor, kendisi bir yazar. Hatta teorisini açıklarken ben bir bk yazarı olsaydım belki daha iyi anlatırdım gibi bir şey belirtiyor. Bu adamın iddiasına göre onlar uyurken uçak bir zaman yarığında geçmiş ve geçmiş zamana dönmüşlerdir. Kendilerinin kurtulma sebebi ise uyuyor olmalarıdır. Şimdi sıra hikayeye neden umacılar isminin verildiğini öğrenmeye geldi. Kahramanlarımız bu tartışmaları yaşarken kağıt yırtılmasına benzer sesler duymaya başlıyorlar. Bir şey yaklaşıyordur ve çok büyük ihtimalle o şey iyi bir niyet taşıyarak gelmiyordur. Hikayenin bundan sonraki kısmından sadece bir ayrıntı vereceğim ki okuma şevkiniz kaçmasın. O yaklaşanlar umacılardır ve geçmişi yemektedirler.

Benim bu hikayede en çok hoşuma giden nokta tahmin ettiğiniz gibi Stephen King’in değişik bir zamanda yolculuk fikri bulması. Kendimizi bildik bileli zaman makinamız olsa neler yapacağımızı hayal etmez miyiz? Sai King bu hayalleri bir çırpıda yok ediveriyor. Geçmişte umacılardan başka bir şey yok, gelecek bile hiçlik, yalnızca şu andır önemli olan deyiveriyor sanki. Bu fikirle birlikte zamana dair birçok kafa kurcalayan nokta ortadan kayboluyor. Özellikle geçmişi değiştirirsek gelecek de değişir mi sorusu ortadan kalkıyor. Her ne kadar bu hikaye bilim kurgudan çok fantastik kurguya yaklaşsa da yine de ortaya koyulan fikir kalıpların dışında.

Diğer hikaye ise Kurt Vonnegut’tan geliyor. 2-3 yazı önce kendisini bir kitabını aldığımı ve beğendiğimi belirtmiştim. Böyle bir yazardan yazarın ölümüyle haberdar olmam ise ironik geliyor bana. Belki de geç haberdar olmamın sebebi kendisinin yeterince tanıtılmamış olmasıdır. Jules Verne’e bakalım örenek olarak. Herkes bir kitabını okumuştur küçükken ama başka birçok yazar için bu durum böyle değil. Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir mesela… Neyse konuyu dağıtmamakta fayda var.

Burda bahsedeceğim diğer kitap Mezbaha no 5, ingilizce ismi ile Slaughterhouse 5. Bu kitabın sonunu veya ortasını söylemek kendisinin okunurluğunu kesinlikle azaltmıyor bu nedenle kendimi kısıtlamadan kitap hakkında bilgi verebilirim. Söz konusu hikaye zamanda bir oraya bir buraya savrulan Billy Pilgrim’i anlatmakta. Zavallaı Billy bilmediği bir nedenden ötürü zaman içinde zihinsel bir yolculuk yapmaktadır. Bir an İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Alman esir kampına götürülürken, 15 dk sonra gelecekte bir zamanda karısı ile sevişir bulmaktadır kendini. Son zamanların çok popüler dizisini, dizinin ismini vermeyeceğim, izlemiş olanlara bu olay tanıdık gelecektir zaten. Alışmaya çalışır bu duruma ve bir gün Trafalmador adı verilen bir gezegenden uzaylılar gelir ve onu kaçırır. Trafalmadorda yaşar bir süre, bu sürede de belkide kitaptaki önemli diyaloglardan biri gelişir uzaylılarla Billy arasında. Uzaylılar kendisine yüzlerce hatta binlerce gezegeni dolaştıklarını ancak daha önce özgür iradenin varolduğunu iddia eden Dünya’dan başka gezegen olmadığını söylerler. Evrenin sonunu bir Trafalmadorlu getirecektir ve onlar bunun nasıl gerçekleşeceğini bilmelerine rağmen durdurmak için hiçbir şey yapmazlar. Çünkü zaman doğrusal değildir, o an hep yaşanamaktadır ve o adam o düğmeye hep basmaktadır. Billy’nin de algısı bu yönde değişir. Burdan öteye yine de çok bilgi vermeyeceğim okumanın tadı kaçmasın diye.

Burada bahsettiğim iki hikayede zamana bakış açısı birbirinden farklı. Ben en çok hangisini kendime yakın bulduğuma henüz karar veremedim. Biri sadece şimdi var derken, diğeri geçmiş, bugün ve gelecek birdir diyor. Size hangisi uygun?