İskit

B0000000581867-1aştan söyleyeyim Murat Başekim’in kitaplarını çok beğeniyorum. Ve bu kitapla beğenim katlandı diyebilirim. Bundan önce hep hikayelerini okumuştum. Romanı da aynı seviyede başarılı olacak mı dedim ama yüzümü kara çıkartmadı.

Romanın başkahramanı Od. Od bir hikayeci. Od bir İskit.  Tek gözü kapalı, üstünü bir et parçası örtmüş. Ne savaşmaktan anlıyor, ne de kadınlar gibi ev işi yapmaktan. Obasını Sarmat savaşçıları basıp herkesi katledene kadar biraz ekmek elden su gölden takılan bir adam. Korkak da biraz bu adam, herkes Sarmat’lara karşı savaşırken o bir yerlere kaçıp saklanıyor ve sonunda obasından bir tek o kurtuluyor. Yemek olmadan çıplak bozkırın ortasında kalıveriyor. Sonunda başka bir İskit obasına sığınmacı oluyor ama hikayecilik İskit’ler arasında takdir edilen bir meslek değil. Erkek dediğin ok atacak, mızrak fırlatacak ve akinak savurabilecek ama Od da bunların hiçbiri yok. Obada da bunları yapmayana aş yok.
Od’un kişiliği ikiye ayrılıyor hikayeci yanı ve İskit yanı. Hikayeci yanı hayatta önemli olan hikayedir derken, İskit yanı “et”ten daha önemli bir şey yoktur diyor. Aş yani et bulabilmesi için de Od’un kendini sığındığı obaya kabul ettirebilmesi gerek. Ama bunun için hikayeci yanından ödün vermesi gerekiyor. Tüm hikaye boyunca arka planda Od’un içindeki bu iki tarafın çarpışmasını görüyoruz.
Od ilk anda bize yabancı gibi gelebilir ama o aslında fantastiği seven bizler gibi. Fantastiğe “kaçış edebiyatı” dendiğini biliyorsunuzdur. Od da bozkırın soğuğundan ya da içinde bulunduğu kötü durumdan kaçarak hep hikayelere sığınıyor. İşte biz Od’un hikayeci yanıyız. Ama içten içe biliyoruz ki bu ülkede hayalciye, kitap yazana fazla “et” yok. O yüzden İskit olup adamakıllı maaşlı işe girip aşımızı da kazanmamız gerekiyor. Biz de Od gibi sıkışıp kalmışız iki yanımızın arasında.
Bir de yaşamı sorgulayan şu kısımları çok sevdim;
“Ne fark eder? Bırak yok olsun. Zaten yoktu. Bu da aslında ölü. Doğmadan önce ölü idi. Öldükten sonra yine ölü olacak. Şu halde ölenlere üzülmek niye? Zaten ölü idiler. Zaten yok idiler. Ve yine yok oldular işte.”
“Yok-Var-Yok”
Gelelim tarihsel kısımlara: Murat Bey çok iyi araştırmış o dönemi. Sadece İskitleri değil diğer halkları da incelemiş, Sarmatlar, Traklar vb. Ne giydikleri, nasıl yaşadıkları, yedikleri içtikleri ve hatta savaş taktiklerine kadar. Doğrusu çok etkilendim. Üstelik bunları anlatırken bazı yazarların kapıldığı “bakın-bu-kitap-için-ne-de-çok-araştırma-yaptım” düşüncesine kapılıp bizi bilgi bombardımanına tutmamış.
10 Numara, 5 yıldız bir kitap. Mutlaka alın okuyun diyorum.

Sonsuzluğun Sonu

0000000677804-1Vakıf dizisindeki kitaplardan sonra, ki onu da daha bitiremedim, okuduğum ilk Asimov bu oldu. Tabii bunda senelerdir düzgün bir Asimov kitabı basılmamış olmasının da etkisi var.

Bu kitap bence çok başarılı. Son dakikada bile beni ters köşeye yatırmayı başardı. Çok fazla macera ve bk kitabı okuyunca bütün senaryo oyunlarına aşinalaşıp kitapların sonunu baştan tahmin etmeye başlıyorsunuz. Eminim birçoğunuza oluyordur. Fikir güzel işleniş de güzel. Asimov’un çok en beğenilenlerinden biri olması kaçınılmazmış.
Peki ne anlatıyor kitap?
Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu da koca bir ülkeyi kurtarır.
İnsanlar zamanın dışına çıkmanın bir yolunu bulmuşlar. Her yüzyıl için bir kontrol noktası oluşturmuşlar. Bu noktalarda bazı görevliler var, adları “Sonsuz” olarak geçiyor. Bu noktaların bulunduğu mekanlara da sonsuzluk deniyor. Sonsuzluk katları arasında kazan denilen araçlarla seyahat ediliyor.  Sonsuzlar o yüzyılı inceliyor ve tehlike oluşturacak olayları belirliyorlar. Sonrasında ufak bir değişiklik yaparak, mesela bir aracın fren balataları ile oynayarak insanlığın kendini yok etmesini, savaşların çıkmasını  önlüyorlar. Biz olayları Andrew Harlan isimli teknisyenin yani zamanda değişikliği yapan kişi, gözünden takip ediyoruz. İşin içine aşk ve sonrasında komplo teorileri ve bir de zamanda yolculuk giriyor.
69. sayfadan alıntı;
“…Sonsuzluğun başlangıcından, Yerkürenin boş olduğu noktaya kadar geçen her zamanın tüm ayrıntılarını saptamak için çalışırız ve bütün olabilirliklerin sonsuz ihtimallerini açıklamaya çalışırız, sonra da olandan daha iyi olan bir olabilirlik seçeriz ve olanı olabilire çevirebilmek için Zaman içinde nerede çok ufak bir değişim yapmamız gerektiğine karar veririz ve yeni bir olanımız olur ve yeni bir olabilir ararız, sonsuza dek ve sonsuza dek…”
Arka kapak yazısı ise bence olmamış, kitabı daha iyi özetleyen bir şeyler yazılabilirdi. İlk paragrafta kitabın en sonundan bir cümle kullanılmış. Kitap boyunca yıldızlar arası seyahate dair çok az şeyden bahsediliyor ama nedense bu cümle seçilmiş.
Son cümle; mutlaka alın okuyun. Üstelik kitaplar çabucak tükeniyor ve ikinci baskı pek olmuyor. Sonra çok ararsınız.

İsa’yı Beklemek

Bu k0000000570939-1itap Levent Şenyürek’ten okuduğum üçüncü kitap. Okunmayı bekleyen bir de Cennetin Kalıntıları isimli bir kitabı var.

Bu da Alacagöl Efsanesi gibi kısa; 135 sayfa. Bir nefeste bitiverdi. Hikaye iki koldan ilerliyor. Birinci kolda Amerika’da genetik araştırmalar yapan Melike’yi görüyoruz. Araştırmasının konusu insanların göç yollarını genetik metaryalleri kullanarak belirlemek. Ama ilginç bir durumla karşılaşıyor. Ellerindeki örneklerden biri birkaç binyıldır değişmemiş bir DNA örneği, yani yaşayan bir mumya da diyebiliriz. Bu araştırmanın sonuçları yayımlandıktan kısa bir süre sonra bir adam Melike’ye geliyor ve çılgın teorisini açıklıyor; bu DNA örneği İsa’ya ait olabilir!
İkinci kolda ise Chris (!) isimli bir savaş muhabirinin önce Bosna sonra da başka savaş bölgelerinde yaşadığı olayları görüyoruz.
Ah bir de araya serpiştirilmiş olan hayali gazeteci Ali Bahri Emek’in gazete yazılarını okuyoruz. Radikal islamdan, Afganistan ve Irak savaşlarından bahsediyor yazılar. Hmm spoiler olmadan nasıl yazsam… Bu hayali yazarın ismi bazı rahmetli yazarların isimlerinden oluşmuş gibi geldi bana… Ve hatta yaşadıkları da başka bir yazarı anımsattı. Kitabı okursanız ne dediğimi anlayacağınızı umuyorum.
Açıkçası hiç birbirine bağlanmayacak zannettim bu üç konu da, ama güzelce birbirine bağlandı. Öyle mutlak sonlardan hoşlanıyorsanız, benim gibi, belki biraz mutsuz olabilirsiniz ama buradaki son da fena sayılmaz. Yazar durumu anlamanız için ipuçlarını bırakmış. Belki biraz daha heyecan katmak adına Melike’nin peşine birileri düşebilirdi. Biraz kovalamaca vb eklenerek heyecan yükseltilebilirdi. Genel olarak güzel bir kitap, beğendim diyorum.