Cleveland’dan Gelen Dehşet

Size iş değiştirdiğimden bahsetmiş miydim? Sanırım bahsetmedim. Daha mutlu olacağıma inandığım bir işe başladım. Umarım umduğumu bulurum. İş değişikliğimin bloguma güzel bir katkısı da oldu. Şu anda bir adaptasyon döneminde olduğum ve belli eğitimleri tamamlamam gerektiği için iş yerinde çok fazla iş yapmıyorum. Bu nedenle beni oyalayacak bir eğitim veya küçük bir iş bulmadığım anlarda e-kitap okudum. (sakın kimseye bir şey demeyin, aramızda bunlar ona göre) Şimdi de okudularım hakkında birkaç şey karalayacağım buraya. 🙂

İlk olarak manybooks.net’ten ücretsiz indirdiğim Fritz Leiber kitabı olan “The Creature from Cleveland Depths” ile başlamak istiyorum. Fritz Leiber benim ismini ve methini duyduğum yazarlardan birisi. Bir de kendime saklamak istediğim bir nedenden dolayı merak duyuyorum kendisine. Ancak benim bildiğim kadarıyla Türkçe’ye çevrilmiş bir kitabı yok. Manybooks.net’te hikayelerine rastlayınca sevindim tabii. Hugo ve Nebula ödüllü yazarlar arasında yer alıyor kendisi.

Öykü yaklaşık 30 sayfa kadar, Galaxy science fiction isimli bir derginin 1962 yılının aralık sayısında yayımlanmış. Hikayenin yayımlandığı zamanki illustrasyon da dosyada mevcut 🙂 Ama ben spoiler olmasın diye okumadan önce bakmadım. Tipik 60-70ler çizimlerinde olduğunu söyleyebilirim. Öykünün İngilizcesi bana biraz ağır geldi, bazı bölümlerde anlayamadığım noktalar oldu. Bilmiyorum belki bunda 60larda kullanılan dil olmasının belki de yazarın yazım tarzı etkili olmuş olabilir. Belki de benim ingilizcemin yeterli olmayışı sebebiyle kitapta tasvir edilen yerleri kafamda pek iyi canlandıramadım.

Öykünün ayrıntılarına gelirsek; gelecekte fakat bilinmeyen bir zaman dilimindeyiz, insanların büyük çoğunluğu yeryüzündeki evlerini terk edip yer altında kurulan şehirlerde yaşamaya başlamışlar, buralarda yaşayanlara da “mole” yani köstebek deniyor. Başkahramanımız ise ailesi ile birlikte yeryüzünde yaşamayı seçmiş. Olaylar bir arkadaşına bir fikir vermesi ile başlıyor, bir çeşit kişisel asistan, yanında taşıyabileceğin bir hatırlatıcı üretme fikrini arkadaşına söylüyor ve arkadaşı da bunu hayata geçiriyor. Bu araç size izlemeyi istediğiniz tv programının saati geldiğinde hatırlatma yapıyor, dişlerinizi fırçalamanız gerektiğini, banyo saatinizi, kalkma saatinizi, yapılacak işleri söylüyor, ayrıca not da alabiliyorsunuz. Tickler adı verilen bu robotların teknolojisi sürekli olarak geliştiriliyor. Tickler İngilizcede hem gıdıklayan, kitapta hatırlatmak için sizi dürtüklediği belirtilmiş, hem de hatırlamaya yardımcı not anlamına geliyor. Aletin insan vücuduna direkt olarak bağlandığını da belirteyim. Tickler’ı kullananlar ise bir müddet sonra kendi başına düşünme yetilerini kaybediyorlar. Onlar için düşünüp, ne yapmaları gerektiğini söyleyen birileri var nasıl olsa…

Sizin de bu noktada tahmin edebileceğiniz gibi bu robot asistanın yeni versiyonları geliştikçe insanoğlu kendi üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başlıyor. İnsanlığı kurtarmaksa robotların fikir babası olan başkahramana düşüyor. Öykünün sonunu tabii ki burada anlatmayacağım ama okurken yazarın öykünün sonu için kolaya kaçmış olduğunu düşündüm, sanırım kendisi de bunun farkındaymış ki başkahramana şöyle bir cümle kurdurmuş:

“but I get to wondering about the little guys. They were so serious and intense about everything. I never did solve their problem, you know. I just shifted it onto other shoulders than ours.”

Öykü bir noktada farklı bir yöne kayabilir, robotların örgütlenmeleri yerine belli bir grubun diğer insanlarıı robot aracılığıyla kontrol etmesi fikri işlenebilirmiş, ancak yazar bunun yerine Matrix filmi ile popülerliğe ulaşan alanı tercih etmiş, yani robotların kendi bilinçlerini kazanmaları.

62 yılında yazılmış bir öykü için bence gayet başarılıydı. Hikayeyi buradan indirip okuyabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir