The Giver – Lois Lowry


Şu yazımda başlıktaki kitabı satın aldığımdan ve tereddütlerimden bahsetmiştim. Bloguma bu kitapla ilgili aramalar düşmeye başlayınca kitaplıktan çıkarıp okumaya karar verdim. Kaşla göz arasında da okumayı becerdim. Aklımdaki izlenimi soğumadan yazarsam iyi olur dedim, nasılsa ödev yapmamak için kendime bahane arıyorum 😀 Bu arada aramaların sebebini sanırım öğrendim, kitap hakkında araştırma yaptım biraz ve ekşi sözlüğe de uğradım doğal olarak. Robert Kolej’de hazırlık sınıfında okutuyorlarmış bunu, kesin bir özet veya bir sınav var işin ucunda.

ÇEvirinin kötü olmasından korktuğumu söylemiştim ama korktuğum gibi olmadı. Bunun sebebi kitabın gençler için yazılmış olması. Bu nedenle hazırlıkta okutulmaya da gayet uygun. Türkçe çevirisi 167 sayfa, İngilizcesi ise Amazon’a göre 192 sayfa. Amazon’dan kitabın ilk birkaç sayfasını görüntüleyebiliyorsunuz, böylelikle birebir karşılaştırma şansım oldu. Çeviri de pek problem yok.

Açıkcası okumadan önce internetten araştırma yapmadım, çünkü yapınca beklentilerim değişiyor. Bitirdikten sonra yaptığım araştırma sonucunda bu kararımın doğru olduğunu gördüm çünkü birçok yerde kitabın yarısına kadar olan olaylar açık bir biçimde anlatılıyordu. Ben de yazımda içeriğiyle ilgili bilgiler vereceğim için, read at your own risk diyorum. Peki kitap ne anlatıyor?

Bu kitaba etiket verilmem istenseydi yumuşatılmış distopya derdim. Bir 1984 veya Brave New World değil. Onlar gibi geniş kapsamlı düşünülerek yazılmamış. Sanki yazar bir eskiz çizmiş ve bunu daha fazla geliştirip olması gereken hale getirememiş. Kafanızdaki birçok soru yanıtsız kalıyor. Her deliği kapatayım sorulabilecek sorulara cevaplar hazırlayayım, eleştiri yapılacak zayıf nokta kalmasın gibi bir kaygısı yok. İçinden böyle bir dünya hayal etmek geçmiş o da bu halini yazmış.

Kitaptaki deyişle “aynılaşmış” bir toplum yaratmış Lois Teyze. Her şey düzenli, kurallı ve sakin ilerliyor. İlk sayfalarda the prisoner dizisinin yeni çevrimindeki kasaba canlandı aklımda. Herkes kibar ve saygılı, aile başına iki çocuk, eşinizi sizin için seçiyorlar, işinizi de sizin için seçiyorlar bu şekilde gül gibi yaşayıp gidiyorsunuz. Seks’in olmadığını da belirtmeden geçmeyelim burada. Belli bir noktadan sonra ise hani şu siyah beyazdan renkliye dönüşen film Pleasantville geldi aklıma. Baş karakter Jonas’ın iş seçiminin yapılmasıyla bu dünyanın kötü yüzünü görmeye başlıyorsunuz. Jonas’ın yapması gereken şey herkesin yerine her türlü duyguyu yaşamak aslında. Herkesin acısını, sevincini, kinin, öfkesini, aşkını ve aklınıza geleblecek tüm diğer duyguları içinde tutmak. Normal insanlar ise bunlardan arındırılmış bir şekilde yaşamlarına devam ediyorlar. Jonas güzel anılarla mutlu olurken bir yandan da acılarla baş etmek zorunda kalıyor. Savaşı, açlığı, dehşeti ve yoksulluğu tek başına kimselerle paylaşmadan yaşıyor. Bu noktada Jonas bunları nasıl yaşıyor, tüm bu düzen nasıl devam ediyor, devlet var mı, din kavramı neden yok veya insanlar neden bizi kim yarattı sorusunu sormuyorlar gibi daha birçok soru kafanıza üşüşüyor. Ama dediğim gibi yazar bunlar üzerinde çok durmamış, durmadığını da sayfa sayısından anlarsınız zaten. Kitabın sonu ise çok belirsiz, baş kahramanı o sona doğru yönlendiren saikler ise yeterince güçlü gelmedi. Her şey oldu bittiye gelmiş gibiydi. Kitap bir an önce bitmeli hissiyatı yaşadım. SAnki yazar yerdeki tozları derinlemesine süpürmüyor da üstünden geçiyor gibi. Okuduğum kadarıyla bu kitaba hafiften bağlı olan 2 kitap daha varmış, onlar okunduğunda kitabın sonu açıklığa kavuşuyormuş.

Bu kitabı tavsiye eder miyim? 1984’ü tavsiye eder gibi etmem belki ama bir kitapçıda uygun bir fiyata rastlarsanız alıp kütüphanenize koyun derim. Gençler için yazıldığını düşününce ortaokulda King okuyan bana hafif kalabilirdi belki ama bu türe birilerini yönlendirmek açısından iyi olabilir.

Foto: ilknokta.com dan alıntı

Post-Apokaliptik bilim kurgu

Hoşuma giden şeyleri hemen paylaşmayınca veya defterime not etmeyince unutup gidiyorum. İki gün önce şu blogtaki yazıyı okudum.

İnanılmaz etkileyici değil belki ama o an için hoşuma gitti. Çünkü bk okuyan bizler hep geride kalacağımızı ve yaşayacağımızı düşünürüz. Bu yazıda geride kalanın ben olamayabileceğini hissettim.

Az önce ise stumbleupon’la gelen bir sayfada aşağıdakini okudum.

But perhaps the sub-genre is best summed up by this quote from “The Manhattan Phone Book (Abridged)” by John Varley:

“We all love after-the-bomb stories. If we didn’t, why would there be so many of them? There’s something attractive about all those people being gone, about wandering in a depopulated world, scrounging cans of Campbell’s pork and beans, defending one’s family from marauders. Sure it’s horrible, sure we weep for all those dead people. But some secret part of us thinks it would be good to survive, to start over.

“Secretly, we know we’ll survive. All those other folks will die. That’s what after-the-bomb stories are all about.”

Bu John Varley denen amca da öyle böyle biri de değil yani, 3 Hugo’su, 2 Nebula’sı, 10 tane de Locus ödülü mevcutmuş. Açıkcası Locus ödülü nedir bilmiyordum, hemen Wiki’den baktım, Locus bir bk-fk dergisi imiş ve bu ödül de okuyucular tarafından veriliyormuş.