Çevirinin Oyunu

Şuradaki yazımda Türkçe çevirilerle ilgili sıkıntımı dile getirmiştim. Bu gece 6.45’ten yayımlanmış olan Ender’in Oyunu, orijinal adıyla Ender’s Game, kitabındaki yanlışlardan bahsetmek istedim. Bu kitap hem Hugo hem de Nebula ödülü almış 20 kitaptan biri, kitabın kapağında da ödül aldığı belirtilmiş. Açıkcası kitabı elime tekrar aldığımda hata barındıran sayfaları kolayca bulamam diye düşünyordum ama ilk açtığım sayfada karşıma 2 hata çıkıverdi! Kitapla ilgili bilgilerin olduğu kısımda Nisan 2004 yazıyor. Sayfa 51’den başlıyorum:

“Dalgamı geçiyorsun, buda ne?” diye sordu çocuk.

“Eğer bir halt değilsem, nasıl olurda benimle oynamaya korkarsın.” Artık diğer çocuklarda sabırsızlanmaya başlamıştı.

Syf 40
“Hayır. Tabiki değil. Daha açık anlatayım.İnsanoğlu, insanlık ona ihtiyaç duyana kadar özgürdür. Belkide insanlığın sana ihtiyacı var. Bir şeyler yapmak için. Belki de insanlığın bana ihtiyacı var; neye yetenekli olduğunu bulmam için. Her ikimizde aşağılık şeyler yapıyor olabiliriz, Ender, ama insanoğlu hayatta kalırsa bu bizim iyi araçlar olduğumuzu gösterir.”

Syf 228
“Gemin biliyor,” dedi Graff. “Sadece bırakta bilgisayar şuna bir baksın; bilgisayarın belirlediği rotayı takip et.”

syf 135
Ender artık oyunun nasıl işlediğini anlıyamıyordu.

syf 134
Petra’nın bölüğündeki genç çocukları seyretti, Roket gurubundan yeni çıkmışlardı…

syf 113
Neden beni yalnız bırakmıyorlar ki, böylece bende onların canını yakmak zorunda kalmayayım?

syf 105
İkiside konuşmadı. Dink’in Ender’in ayrılmasını beklediği açıktı.

syf 94
İnsiyatifi tamamen kaybetmişlerdi.

Tuhaf hatalar bunlarla bitmiyor, 15-20 dakikada rastgele sayfalar açarak bu hataları buldum. Bir de okurken fark ettiğim ancak şimdi karşıma çıkmayan bir şey var ki, normal hayatta delirmeme neden oluyor. Herkes yerine herkez yazılmıştı!! Bu hatalardaki gariplik şu; bazı yerlerde -de ler ve soru ekleri ayrılırken bazı yerlerde ayrılmamış. Sanki birileri aceleyle kitabı yetiştirmeye uğraşmış. Basmadan önce son bir kez okumayı unutmuşlar gibi gözüküyor. Sonuç olarak bu kitabın bu baskısını almaya niyetinz varsa 2 kere düşünün derim.

Gel Gel Sarışınım


Hah bu başlık da nerden çıktı dediniz belki içinizden. Karşı cinste aradığım bir takım özelliklerden bahsetmek istedim bir anda! İlkokuldayken sarışınları beğenirdim. Yaş ilerleyince sarışın erkekleri çirkin bulmaya başladım. Sonra bir gün Cnbc-e de bir dizi seyrettim ve hayatım boyunca beğeneceğime inandığım iki sarışın adamdan birini gördüm! Simon Baker The Guardian dizisinde oynuyordu o zamanlar. Daha sonra kendisiyle The Red Planet adlı filmde karşılaştım. Aslında film diziden önceymiş bunu da sonradan öğrendim ya neyse. Film hakkında kısa bir bilgi vermeden de geçmeyelim: 2000 yılında çekilen bu film Mars’a iniş yapan ilk astronotların yaşadığı maceraları anlatıyor. Muhakkak izleyin demiyorum ama rast gelirseniz de es geçmeyin bence.The Matrix’in Trinity bacısı da bu filmde oynuyor.

Bu Simon’ı diğerlerinden ayıran, benim için çekici yapan nedir onu bilmiyorum, The Guardian’daki karakteri de sevilecek bir tip değildi mesela. Sanırım bu benim için bir gizem olarak kalacak. Neyse asıl konuya geleyim. 22dakika.org’u takip ediyorum, kısa kısa dizilerden falan haber veriyorlar. Meğerse benimki The Mentalist adlı bir dizide yer alıyormuş, hem de 2008’den beri. Hep lost lost diye gezmemek lazımmış, arada diğer dizilere de göz atmak gerekiyormuş.

Az önce pilot bölümü seyrettim ve hoşuma gitti. Jönümüz Patrick Jane isimli bir polis bişiysi. Evet bişiysi dedim çünkü henüz ne olduğunu anlayamadım. Polis değil ama polise yardım ediyor. İlk bölüm insanı tereddütte bırakıyor, çünkü adam medyummuş gibi birçok şeyi biliyor ama bir yandan da bunları etraftaki küçük bilgi kırıntılarından toparlıyormuş gibi görünüyor. Bu yazıyı yazmadan önce, ohhh benimki tam da benim sevdiğim konuda bir dizide oynuyor, saykik maykik hem de, hemen blogda bunu yazmalıyım dedim. Ama ilk bölümü izledikten sonra adam şarlatan mı yoksa gerçek medyum mu bilemedim. Bence siz de izleyin ona göre karar verin 🙂

Diğer sarışını merak edenler için geliyor: tıklayın

Cennete Düştüm Derken…

Şimdi ben şu site ile ilk kez karşılaştım ve çok hoşuma gitti. 0,75$’a nefissss kitaplar satıyor adamlar. Mesela 2 senedir aradığım Lanetli-Batının Kötü Cadısı adlı kitap 0,75$!!! Burada fiyatı 16TL sanırım. Tüm kitaplığını buradan düzersin valla. Bütün klasikler var, üstelik orijinal dilinde. Bir de paperback yani kağıt kapaklı olan kitaplar özellikle ucuz. Çünkü Amerikalıların hard cover hastalığı var, kütüphanesinde daha uzun saklayacağını düşünüyorlar herhalde. Halbuki ince kapaklıyı al, hop atıver çantana, metrobüste oturacak yer bulmak için biraz itiş kakıştan sonra hooop çıkar tekrar rahat rahat oku. Ama öbürlerini sıkıysa at bakalım çantaya. 🙂 İnsan ilk başta öldüm de kitap cennetine mi düştüm diyor ama yurt dışına gönderim yapılmadığını öğrendiğinde de hayal kırıklığına uğruyor. Kendime bir internet sitesi mi açsam, “Yuvasız kitaplarınıza yuva olurum, onları bana gönderin!” diye.

Bir başarım:
Daha önceki yazılarımda İngilizce roman okumaktan tırstığımı çıtlatmıştım sanırım. Korkma sebebim “ya anlamazsam” idi. Ama sonunda bu engeli de aştım, 2 gece önce Asimov’un “The Caves of Steel” (Çelikten Mağaralar) adlı romanını bitirmeyi başardım.
“Buraya alkış efekti gelecek”
Korktuğum gibi değilmiş açıkcası. Bunda Asimov’un tasvir yerine olayları anlatan yazı stilinin payının büyük olduğunu düşünüyorum. Bu aralar tasvirleri okurken bana bir acelecilik hasıl oluyor, bir an önce eylemin olduğu bölüme gelmek istiyorum, vakit kaybediyormuşum gibi geliyor. Hele bir de tasvir İngilizce olunca… Kitaptaki o kısımları biraz hızlı geçtim doğrusu. Bu kitabın Türkçe çevirisi sadece Baskan Yayınları’nda var, bulmak için biraz sahafları karıştırmak gerekiyor.

Bu motivasyonla kütüphaneden aldığım diğer kitaba başladım. Türkçesi uzun zamandır ortalarda yoktu, yeni baskısı yapılmıyordu ve 2. eli de fahiş fiyata gidiyordu. Ama sonunda Ayrıntı Yayınları yeni baskısını yapmış. “Karanlığın Sol Eli”nden bahsediyorum. 🙂 Kitabın giriş bölümündeki yazının çevirisine buradan ulaşabilirsiniz. Henüz 2 sayfa okudum, Le Guin’in dili biraz daha zorlayacakmış gibi hissediyorum, bakalım ne olacak. Bir de okulun kütüphanesini daha da sömürmeyi düşünüyorum, okunacak birçok kitap beni bekliyor!

Bu yazıya sığmayı başaran diğer bir konu ise Feridun Düzağaç’ın yeni klibi! Haydaaa o nerden çıktı dediniz içinizden değil mi? Feridun Düzağaç’ı severim, kendisi sevgililer gününde yayımlanacak bir klip çekiyormuş, bizi ilgilendiren kısım ise klibin konusu: Steampunk!
Buyrun linke tıklayın, web sayfasını görün.
Açıkcası bu klibi merak etmeye başladım, yayıma girince yine yorumlarımı yazarım.

Soru Sorun!

Ben de blogum için formspring.me sayfası açtım. Kafanıza takılan olursa sorun elimden geldiğince cevaplayayım.

http://www.formspring.me/Mugene

Yahu Sadık Yemni yazısı ilk yazmaya başladığım tarihte yayımlanmış gibi olmuş. Halbuki bu gece tamamlayıp basmıştım. Anlamadım neden böyle??

Karabasanlar!

Kayıp Rıhtım sitesini elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Çalışmaları için de takdir ediyorum gerçekten. Ancak şurada yazılan şey tepemi attırdı. Bu kitap aslında tek bir kitap, İnkılap Kitabevi zamanında (98-99) hangi akla hizmet bilinmez kitaptaki bazı hikayeleri çıkararak yayımlamıştı. O zamanlar elimizin altında internet falan yok tabii bilmiyoruz eksik olduğunu. Şimdi de marifetmiş gibi o çıkardıkları hikayeleri bir kitapta toplamışlar, bir de adına “Rüyalar ve Karabasanlar 2” demişler. Zaten basmış olması gereken bir şeyi size iyilik yaptık dercesine sunmak çok saçma. Kayıp Rıhtım da “aa hayranlara ne de güzel bir sürpriz yapmışlar” demiş. Açıkcası yayınevinin bu hamlesini cebime doğru uzatılan bir el olarak görüyorum. Ama o el havada kalacak, çünkü artık elimde bir sürü imkan var. Okulun kütüphanesinden tutun da internetteki e-booklara kadar…

Yeri gelmişken biraz da Altın Kitaplar’ın bu tip uygulamalarına değinelim değil mi? Altın Kitaplar da zamanında King’in Mahşer kitabını kuşa çevirmiş, Night Shift (Hayaletin Garip Huyları, bu ismi kim uydurmuş bilmek istemiyorum) kitabından 7-8 hikaye çıkarmış, Four Past Midnight kitabını ise 2’ye bölüp 2 geçe ve 4 geçe diye basmıştır. Henüz fark etmediğimiz neler var acaba?

01.03.2010
Kayıp Rıhtım buradaki yazıma yorum bırakmıştı ancak ben okul ve iş arasında gidip gelmekten, ödevleri yetiştirmekten yazıyı buraya taşıyamadım. Evet yorum olarak bastım ancak orada insanların gözüne çarpmayacaktır. Bu yüzden aşığıya de ekledim.

Merhabalar,

Yazınız ve şikayetiniz için teşekkürler öncelikle. Kitabın çıkış haberini verirken özellikle “tüm hikayeleri” koyup tekrar yayınladıklarını düşünüp, takdirlerimizi sunmuştuk. Ki yanlış anlamalar olmasın diye haberimizde de hemen başta belirtmiştik; 2. kitap adıyla çıkan romanın aslında ne olduğunu.

Fakat daha sonradan öğrendik ki, bu çıkan kitapta da tüm hikayeler yok. Yine hepsini yayınlamamışlar. Herhalde 8-9 yıl sonra “Rüyalar ve Karabasanlar 3” adıyla tekrar gelecekler karşımıza zira böyle bir yola başvurmalarının mantıklı sebebini düşünemiyoruz.

Bu durumu kesinlikle tasvip etmediğimizi, hatta kınadığımızı Kayıp Rıhtım olarak belirtelim. Elbette birileri, tamamen parasal kaygılar ile hareket edip, uğraş verdiğimiz türe hakarette bulunuyorsa kesinlikle kabul etmiyoruz.

Oradaki yayınevini kutlama sebebimiz, hem “tüm hikayeleri” içine koyduklarını sandığımız hem de bu şekilde yeni bir basklı ile okurları karşısına geldikleri içindi. Daha sonradan da bununla ilgili haber sayfasında herhangi bir değişiklik yapmamamıza rağmen, forum ve sözlük bünyelerimizde tasvip etmediğimizi belirttik.

Yanlış anlaşılmışsak bir kez daha özür diler, bu durumu kesinlikle hoş karşılamadığımızı tekrar belirtmek isteriz.

Sevgiler.

Procrastination*

* Erteleme, geciktirme anlamına gelen İngilizce bir kelime

21.12.2009
Nereden çıktı şimdi bu başlık diyor olabilirsiniz içinizden. İçinde bulunduğum durumu çok güzel özetlediği için bu kelimeyi seçtim. Türkçe karşılıkları anlamı yeterince yansıtamıyor diye düşünüyorum. Bilmiyorum belki de yanılıyorumdur. MBA sınıfında yakın bir arkadaşım var, çok güzel uyuşuyoruz. İkimiz de bu blogda bahsettiğim antin kuntin şeylere ilgi duyuyoruz, o çizgi roman, bilgisayar oyunları ve star wars alemine daha hakim, bense daha geniş alanlara yoğunlaşmış tuhaf bir kitap kurduyum ama asıl söylemek istediğim ikimiz de birer erteleyiciyiz. Şu an bu yazıyı okuyabilmenizi sağlayan şey benim bu huyum. Kötü bir huy gibi gözükebilir aslında ama kaçış yönünüzü doğru noktalara yönlendirdiğinizde diğer ertelemek istediğiniz işleri yapabiliyorsunuz. Mesela bu yazıyı yazmak gibi. Yarın bir sunum yapacağım, aslında sunum hazır ancak birkaç yerini düzeltmem gerekiyor. Bir de sesli bir şekilde prova yapsam faydalı olacak çünkü sunumu İngilizce yapacağım. Elim ayağıma dolaşmasın, bir başka sunumdaki gibi “theory of hypothesis” demeyeyim diye çalışmalıyım. Ama ben burada oturmuş blog yazıyorum. Konuyu arkadaşıma niye getirdiğimi düşündünüz değil mi? Kendisi ile aramızda “procrastination tanrısı” diye bir kelime kullanıyoruz. Bu yazımı da bu tanrıya adamak istiyorum. Aslında bu tip tanrıların yanında çok ilginç büyüler de ürettik, belki bir gün onlardan da bahsedebilirim. Peki bu kadar laf kalabalığından sonra bir yere gelebilicek miyim? Bu blogun ana konusu ile ilgili bir şeyler diyecek miyim? Evet diyeceğim.

Geçen ay (evet az önce fark ettim son yazımı geçen ay yazmışım) Sadık Yemni’nin Muska adlı eserinden bahsedeceğimi söylemiştim. Son günlerde gezdiğim bloglarda insanların sürekli “bunun yazısı yakında geliyor”, “birkaç güne kalmaz okursunuz” gibi cümleler kurduklarını ancak sözlerini tutmadıklarını fark ettim. Onlar gibi olmayayım diye uğraşıyorum. Yazıyı yazmadan önce Sadık Bey ile ilgili bir araştırma yaptım, özgeçmişini okudum, diğer yazdığı kitapları öğrendim ve röportajlarına da göz attım. Ancak yazıyı hazırlamamı erteleyen temel neden onun bunu okuyabilecek oluşuydu. Yabancı bir yazar hakkında yazmak kolay, sonuçta Tolkien mezardan kalkıp bana cevap veremez ama Sadık Bey öyle değil. Kötü bir şey söyleyeceğimden de değil aslında ama tuhaf bir gerilim hissediyorum. 🙂 Kendisinden bir gazete sayesinde haberdar olmuştum ama hangi yazı idi hatırlayamıyorum. Öğrenciydim sanırım o zamanlar. Kitaplarını merak ettiğimi ancak kitapçıya gidip de pahalı bulup almadığımı hatırlıyorum.:) Ama aklımın bir köşesinde hep durdu ve sonunda kitap fuarıyla “Muska” kitabına ulaştım. Dayanamayıp hemen okudum tabii ki. Bana çocukluğumdaki o sıcak yaz günlerini tekrar yaşattığını söyleyebilirim.

Ara nağme: Yazının bundan sonraki kısmı ilk bölümden 5 gün sonra yazılmıştır. Durumun vehametini sanırım şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur. 🙂

Kitaba tekrar dönelim. biraz karışık bir değerlendirme olacak lütfen mazur görün.

Orta okul yıllarımızda hep bir gizem arar halimiz vardı. Hala en yakın arkadaşım olan Hülya da benim gibi fantastik şeylere meraklı olduğundan mayıs aylarındaki uzun öğle tatillerinde ilginç olaylardan bahseder Stephen King kitaplarından konuşurduk. İşte bu kitap beni o günlerime götürdü, o sohbetleri ederken hissettiğim hisleri tekrar yaşattı. Teşekkürler.

Kitabın anlatımı bana farklı geldi. Büyük ihtimalle herkes tarafından bilinen ve kullanılan bir türdür. Ama ben ilk kez karşılaşıyorum ve beğendiğimi söyleyebilirim. Açıklamak gerekirse; bir olay ilk olarak o olayı yaşayan ilk kişinin gözünden anlatılıyor daha sonra ise yeni ayrıntılar daha eklenip başka bir kişinin gözünden anlatıma geçiliyor. Ancak 2. kişinin gördükleri ilk anlatımda belirtilen bazı şeyleri içermiyor ya da ilk anlatımda arka planda yer alan olaylar olabiliyor. Her seferinde yeni şeyler katıldığı için herhangi bir tekrara da yer verilmiyor. Bence çok hoş. 🙂

Sadık Bey’in kitabını okumadan önce internette yayımladığı hikayelerini okurken yaptığım bir tespit var. Bu tespit kitabı okuyunca da doğrulandı. Kendisi çalışmalarında ilginç isimler kullanmayı çok seviyor. Hikayelerindeki ilginç bulduğum isimler; Anmurse, Aygız, Keten Hoca, Asfer. Kitabındaki ilginç bulduğum isim ise büyücü kadınlardan biri olan Ayzıt. Bundan sonraki kitaplarında da bu tip isimlere rastlayacağımı düşünüyorum.

Peki kitap ne anlatıyor diye soracaksınız biliyorum.

Ara nağme 2: Bu yazının aşağıdaki kısmı 8 şubatta kaleme alınabilmiştir.

Yatır romanının başkahramanı Sarp, 12 yaşlarında ilkokulu henüz bitirmiş bir çocuk. Bir takım gizli güçleri var, daha doğrusu hem öte alemlerle hem de bu alemdeki bazı güçlerle temas kurabiliyor veya iyi sıhhatte olsunları görebiliyor. Henüz ortaya çıkmamış bir potansiyeli var. Diğer yanda ise sokak üzerinde kötü emelleri olan bir yaratık var. Arka planda ise 60’lı yılların İzmir’ini, ergenliğe henüz girmemiş çocukların yaşantısını ve sıcak bir yaz esintisini görebiliyorsunuz. Karakterlerin içimizden birileri gibi olması insanı romana daha da yaklaştırıyor.

Sadık Bey ucundan kıyısından zaman yolculuğuna da bulaşmış. Bence zaman yolculuğu en popüler olmasına rağmen yazması en zor konulardan biridir. Neredeyse her BK yazarı buna yeltenir ancak çok azı hakkını verebilir. Çünkü bu konu sizi içine çeken kumlu araziler gibidir, yanlış bir harekette yazdığınız saçmalığın içinde boğulur kalırsınız. Yazar bu tuzaktan alternatif evren kavramını kullanarak kurtuluyor.

Yazar kitapta gerçekleşen tüm doğaüstü olayları açıklama çabasına girmemiş. Açıklamadan kastım fizik kurallarına bağlamak değil elbette. Doğaüstünün de kendi kuralları ve açıklamaları vardır. Mesela Sarp’ın 2 kez ölümden dönmesini sağlayan, elinde leğen tutan ruhani varlığın ne olduğunu açıklamak ya da gerçek kötünün kökenlerinin nereye dayandığını açıklamak gibi. Bunların açıklanmamış olmasının temel bir sebebi olabilir. Her yazarın yarattığı (fantastik)dünyasının kendine özgü (fizik,kimya veya doğaüstü) kuralları, yaratıcıları ve kökenleri vardır. Bu bizim dünyamızla bağlantılı olsa bile böyledir. Harry Potter serisini örnek gösterebilirim sanırım. Yazarlar bize bu kuralları sıklıkla parça parça vermeyi tercih ederler, yani bir sonraki Sarp macerasında öte taraftakiler hakkında daha fazla bilgi edinebiliriz. Biz bunları parça parça öğrenirken, aslında bu kurallar yazarın kafasında net midir, yoksa bir sonraki roman yazılmadan diğer kurallar oluşmayacak mıdır? Daha da açmak gerekirse Sarp’ın dünyası anahatlarıyla oluşturulmuş ve ayrıntılar her yeni kitapla belirleniyordur veya yazarın kafasında her şey açıktır ancak bize bilgileri azar azar veriyordur.

Belki bu romana Türk usulü fantastik diyebiliriz ancak bence bu tür için yeni bir isim bulunmalı, başka şeylere benzetilmemeli. Sarp’ın bir sonraki romanı “Öte Yer”, henüz satın almadım. Elimdeki kitap stoklarım eridikten sonra almayı düşünüyorum.

Evet, yazmayı biraz daha ertelersem yayımlamaktan vazgeçeceğim yazımı burada bitirmek istiyorum. İstediğim güzellikte olmadı, bazı kopuklukları olduğunun farkındayım. Ama umarım sizi okumaya motive eder.