İskit

B0000000581867-1aştan söyleyeyim Murat Başekim’in kitaplarını çok beğeniyorum. Ve bu kitapla beğenim katlandı diyebilirim. Bundan önce hep hikayelerini okumuştum. Romanı da aynı seviyede başarılı olacak mı dedim ama yüzümü kara çıkartmadı.

Romanın başkahramanı Od. Od bir hikayeci. Od bir İskit.  Tek gözü kapalı, üstünü bir et parçası örtmüş. Ne savaşmaktan anlıyor, ne de kadınlar gibi ev işi yapmaktan. Obasını Sarmat savaşçıları basıp herkesi katledene kadar biraz ekmek elden su gölden takılan bir adam. Korkak da biraz bu adam, herkes Sarmat’lara karşı savaşırken o bir yerlere kaçıp saklanıyor ve sonunda obasından bir tek o kurtuluyor. Yemek olmadan çıplak bozkırın ortasında kalıveriyor. Sonunda başka bir İskit obasına sığınmacı oluyor ama hikayecilik İskit’ler arasında takdir edilen bir meslek değil. Erkek dediğin ok atacak, mızrak fırlatacak ve akinak savurabilecek ama Od da bunların hiçbiri yok. Obada da bunları yapmayana aş yok.
Od’un kişiliği ikiye ayrılıyor hikayeci yanı ve İskit yanı. Hikayeci yanı hayatta önemli olan hikayedir derken, İskit yanı “et”ten daha önemli bir şey yoktur diyor. Aş yani et bulabilmesi için de Od’un kendini sığındığı obaya kabul ettirebilmesi gerek. Ama bunun için hikayeci yanından ödün vermesi gerekiyor. Tüm hikaye boyunca arka planda Od’un içindeki bu iki tarafın çarpışmasını görüyoruz.
Od ilk anda bize yabancı gibi gelebilir ama o aslında fantastiği seven bizler gibi. Fantastiğe “kaçış edebiyatı” dendiğini biliyorsunuzdur. Od da bozkırın soğuğundan ya da içinde bulunduğu kötü durumdan kaçarak hep hikayelere sığınıyor. İşte biz Od’un hikayeci yanıyız. Ama içten içe biliyoruz ki bu ülkede hayalciye, kitap yazana fazla “et” yok. O yüzden İskit olup adamakıllı maaşlı işe girip aşımızı da kazanmamız gerekiyor. Biz de Od gibi sıkışıp kalmışız iki yanımızın arasında.
Bir de yaşamı sorgulayan şu kısımları çok sevdim;
“Ne fark eder? Bırak yok olsun. Zaten yoktu. Bu da aslında ölü. Doğmadan önce ölü idi. Öldükten sonra yine ölü olacak. Şu halde ölenlere üzülmek niye? Zaten ölü idiler. Zaten yok idiler. Ve yine yok oldular işte.”
“Yok-Var-Yok”
Gelelim tarihsel kısımlara: Murat Bey çok iyi araştırmış o dönemi. Sadece İskitleri değil diğer halkları da incelemiş, Sarmatlar, Traklar vb. Ne giydikleri, nasıl yaşadıkları, yedikleri içtikleri ve hatta savaş taktiklerine kadar. Doğrusu çok etkilendim. Üstelik bunları anlatırken bazı yazarların kapıldığı “bakın-bu-kitap-için-ne-de-çok-araştırma-yaptım” düşüncesine kapılıp bizi bilgi bombardımanına tutmamış.
10 Numara, 5 yıldız bir kitap. Mutlaka alın okuyun diyorum.

Sonsuzluğun Sonu

0000000677804-1Vakıf dizisindeki kitaplardan sonra, ki onu da daha bitiremedim, okuduğum ilk Asimov bu oldu. Tabii bunda senelerdir düzgün bir Asimov kitabı basılmamış olmasının da etkisi var.

Bu kitap bence çok başarılı. Son dakikada bile beni ters köşeye yatırmayı başardı. Çok fazla macera ve bk kitabı okuyunca bütün senaryo oyunlarına aşinalaşıp kitapların sonunu baştan tahmin etmeye başlıyorsunuz. Eminim birçoğunuza oluyordur. Fikir güzel işleniş de güzel. Asimov’un çok en beğenilenlerinden biri olması kaçınılmazmış.
Peki ne anlatıyor kitap?
Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu da koca bir ülkeyi kurtarır.
İnsanlar zamanın dışına çıkmanın bir yolunu bulmuşlar. Her yüzyıl için bir kontrol noktası oluşturmuşlar. Bu noktalarda bazı görevliler var, adları “Sonsuz” olarak geçiyor. Bu noktaların bulunduğu mekanlara da sonsuzluk deniyor. Sonsuzluk katları arasında kazan denilen araçlarla seyahat ediliyor.  Sonsuzlar o yüzyılı inceliyor ve tehlike oluşturacak olayları belirliyorlar. Sonrasında ufak bir değişiklik yaparak, mesela bir aracın fren balataları ile oynayarak insanlığın kendini yok etmesini, savaşların çıkmasını  önlüyorlar. Biz olayları Andrew Harlan isimli teknisyenin yani zamanda değişikliği yapan kişi, gözünden takip ediyoruz. İşin içine aşk ve sonrasında komplo teorileri ve bir de zamanda yolculuk giriyor.
69. sayfadan alıntı;
“…Sonsuzluğun başlangıcından, Yerkürenin boş olduğu noktaya kadar geçen her zamanın tüm ayrıntılarını saptamak için çalışırız ve bütün olabilirliklerin sonsuz ihtimallerini açıklamaya çalışırız, sonra da olandan daha iyi olan bir olabilirlik seçeriz ve olanı olabilire çevirebilmek için Zaman içinde nerede çok ufak bir değişim yapmamız gerektiğine karar veririz ve yeni bir olanımız olur ve yeni bir olabilir ararız, sonsuza dek ve sonsuza dek…”
Arka kapak yazısı ise bence olmamış, kitabı daha iyi özetleyen bir şeyler yazılabilirdi. İlk paragrafta kitabın en sonundan bir cümle kullanılmış. Kitap boyunca yıldızlar arası seyahate dair çok az şeyden bahsediliyor ama nedense bu cümle seçilmiş.
Son cümle; mutlaka alın okuyun. Üstelik kitaplar çabucak tükeniyor ve ikinci baskı pek olmuyor. Sonra çok ararsınız.

İsa’yı Beklemek

Bu k0000000570939-1itap Levent Şenyürek’ten okuduğum üçüncü kitap. Okunmayı bekleyen bir de Cennetin Kalıntıları isimli bir kitabı var.

Bu da Alacagöl Efsanesi gibi kısa; 135 sayfa. Bir nefeste bitiverdi. Hikaye iki koldan ilerliyor. Birinci kolda Amerika’da genetik araştırmalar yapan Melike’yi görüyoruz. Araştırmasının konusu insanların göç yollarını genetik metaryalleri kullanarak belirlemek. Ama ilginç bir durumla karşılaşıyor. Ellerindeki örneklerden biri birkaç binyıldır değişmemiş bir DNA örneği, yani yaşayan bir mumya da diyebiliriz. Bu araştırmanın sonuçları yayımlandıktan kısa bir süre sonra bir adam Melike’ye geliyor ve çılgın teorisini açıklıyor; bu DNA örneği İsa’ya ait olabilir!
İkinci kolda ise Chris (!) isimli bir savaş muhabirinin önce Bosna sonra da başka savaş bölgelerinde yaşadığı olayları görüyoruz.
Ah bir de araya serpiştirilmiş olan hayali gazeteci Ali Bahri Emek’in gazete yazılarını okuyoruz. Radikal islamdan, Afganistan ve Irak savaşlarından bahsediyor yazılar. Hmm spoiler olmadan nasıl yazsam… Bu hayali yazarın ismi bazı rahmetli yazarların isimlerinden oluşmuş gibi geldi bana… Ve hatta yaşadıkları da başka bir yazarı anımsattı. Kitabı okursanız ne dediğimi anlayacağınızı umuyorum.
Açıkçası hiç birbirine bağlanmayacak zannettim bu üç konu da, ama güzelce birbirine bağlandı. Öyle mutlak sonlardan hoşlanıyorsanız, benim gibi, belki biraz mutsuz olabilirsiniz ama buradaki son da fena sayılmaz. Yazar durumu anlamanız için ipuçlarını bırakmış. Belki biraz daha heyecan katmak adına Melike’nin peşine birileri düşebilirdi. Biraz kovalamaca vb eklenerek heyecan yükseltilebilirdi. Genel olarak güzel bir kitap, beğendim diyorum.

 

Alacagöl Efsanesi

Levent Şenyürek’nobelkitap_com_91320i Çıldırtan Kitap ile tanıdım ve sevdim. Idefix’teki kampanyayı fırsat bilip 3 kitabını birden aldım. İlk kitap Alacagöl Efsanesi.

Kim peki Levent Şenyürek?
Fabisad’ın sayfasından aldığım bilgiyi aşağıda paylaşıyorum. Burada da kitabın çok kısa bir tanıtımını paylaşmışlar:
Levent Şenyürek (1975) bir mühendis ve bilim kurgu yazarıdır. Otomasyon, satış destek, ürün geliştirme ve benzetim gibi farklı alanlarda hem özel hem de devlet sektöründe çalışmıştır. Kısa öykülerden oluşan ilk kitabı Çıldırtan Kitap, 2007 yılında yayımlanmış ve 2009 yılında The Book Of Madness adıyla İngilizce’ye çevrilmiştir.
İkinci kitabı Alacagöl Efsanesi, 2008 yılında yayımlanan bir kısa romandır. Kitap Türkiye’nin güney doğusundaki bir dağ gölünün çevresinde gerçekleşen sır dolu olayları anlatır. Tuhaf bir savaşın oluşturduğu arka planda bir asteğmen her iki tarafın, sivil halkın ve hayvanların pek de çatışmaların sonucu gibi durmayan ölümlerinin bulmacasını çözmeye çalışır. Öykü savaşın anlamsızlığını vurgulayan, bilimsel ancak yine de gizemli bir açıklama ile son bulur.
2011 yılında yayımlanan ilk romanı Cennetin Kalıntıları ise kışlatılarak uzak ve merak uyandıran bir gelecekte gözlerini açan bir adamın hikâyesidir. Kitabın ilk bölümü günümüzden bir kesit sunarken ikinci bölüm karanlık bir yarını sessiz bir uyarı şeklinde resmeder. Kara ütopya türündeki roman, 2011 yılında Türkçe’de yayımlanan en iyi 100 roman arasında gösterilmiştir. Kitap bugünlerde (2012) İngilizce’ye de çevrilmektedir.
Benim yorumum:
Hakkari’de bir krater gölünün yakınında bir köy ve köyün yakınındaki askeri karakolda geçiyor tüm olaylar. Bir gece çığ düşüyor ve yollar kapanıyor. Yollar açıldığında gölün karşısındaki köydeki tüm insanların, hayvanlar, böcekler dahil hepsinin öldüğü ortaya çıkıyor. Jandarma Asteğmen Haluk Günay da binbaşısı tarafından bu konuyu araştırması için görevlendiriliyor. Bir yanda Pkk, bir yanda kaçakçılık yapan köylüler, diğer yanda da bir aşk hikayesi var bu kitapta. Genel olarak beğendim diyebilirim. Karakterler ve hikaye çok bizden geldi bana. Bir şans vermenizi tavsiye ederim.
Bir de ben deli gibi Nat Geo Wild, Discovery Channel gibi kanalları seyrederim. Hani şu ben Survivor izlemiyorum hep belgesel izliyorum diyen ama aslında öyle olmayanlar var ya hah işte onlardan değilim. Bunu neden mi yazdım, çünkü Levent Bey de ilhamını bu kanallardan birinde yayımlanan bir belgeselden almış. Buraya göz kırpan gülen surat geliyor.

 

Ölümsüz

deathlessMonokl Yayınları güzel kitaplar yayımlamayı başarıyor birkaç zamandır. Silo ve Elif’i okudum. Onlarla aynı zamanda aldığım Ölümsüz’e ise anca sıra geldi.
Kitapta Rus ve Slav mitolojilerindeki mitler kullanılmış. Hikayenin en temelinde ise “The Death of Koschei the Deathless” “Ölümsüz Koşey’in Ölümü” veya Marya Morevna diye adlandırılan efsane var.
Marya, Çarlık Rusya’sından SSCB’ye geçerkenki dönemde doğar ve büyür. Büyük malikanelerinde tek bir aile olarak yaşarken devrimle birlikte 11  aile yaşamaya başlarlar. Marya ablasına talip olarak gelen kuş-adamlarla ve domovoy (ev cini) ile hayatın sihirli yüzünü görür ve senelerce kendi sihirli talibini bekler. Ama Marya’nın talibi bir kuştan çok daha korkunç bir şeydir. Koşey yani Yaşam Çarı, bir gün malikanenin kapısını çalar ve Marya’yı kendi ülkesine götürür.
Kitabın bir noktaya kadar iyi gittiğini söyleyebilirim, Marya’nın ablasının taliplerinin kuş olması, evde yaşayan domovoylar, Marya’nın Buyan’daki dostları ve Baba Yaga’nın ona verdiği üç görevi gerçekleştirme çabası, bu kısımlar gerçekten peri masalı gibiydi ama sonrasında İvan’ın ortaya çıkışıyla tempo ve anlatımdaki o sihir kayboldu.
Ama bu kitapta beni en çok etkileyen bölüm spoiler olsa da yazacağım, Leningrad kuşatma altındayken ve herkes açıklıktan kırılırken Sofia bebeğin açlıktan kör olmuş halde yatmasına rağmen Marya’nın her sabah uzattığı sihirli elmadan payına düşeni almak için elini uzatması oldu. Bir  anne olarak gözlerim doldu ve savaşlara tekrar lanet ettirdi.
Bu masalsı hikayenin arka planında az da olsa savaş ve komünizm eleştirisi olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.
Biraz goodreads’deki yorumlara da baktım. Birçok kişi, Koşey kötü bir karakter onu almış ve sevilesi yapmış buna nasıl cüret eder gibi bir yaklaşım sergilemişler. Mitlerin yeniden yorumlanması aslında tam da bu demek değil mi? %100 aynı şekilde yazılacaksa ne anlamı var?
Son söz; Rus ve Slav hikayelerini bilseydim sanırım okurken daha rahat ederdim. Eğer 20 yaş ve altında olsaydım da bu kitabı çok sevebilirdim. Koşey ve Marya’nın birbirine acı çektiren aşkı eminim beni çok etkilerdi. Ama artık yaşlanmışım. 🙂  Mutlaka alınması gereken bir kitap değil. Hatta kadın okuyucular daha çok sever diye düşünüyorum.

 

Büyücüler Deresi

6868692_Bu kitabı her yıl Taksim’de yapılan sahaf festivalinden almıştım.  Kapağının, içindeki konu ile alakası bile yok. Bu ürkütücü kapağı seçmelerine bir anlam veremedim. Alırken aklımdan geçen şey daha çok islami korku türünde bir şeyler çıkacağıydı ama beklediğim gibi olmadı.
Yazar daha çok Eksik Elyazması isimli kitabı ile meşhur olmuş. O kitap Dede Korkut Masalları üzerineymiş.
Ötüken Yayınları’nın sitesinden aldığım biyografisini aşağıda paylaşıyorum;
Tam adı Abdullayev Kemal Mehdi oğlu. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin milletlerarası, çok kültürlülük ve dini konularda Devlet Danışmanı. Filoloji bilimleri doktoru, profesör, emektar bilim adamı, Nasa’nın gerçek üyesi, Azerbaycan Yaratıcılık Vakfı Başkanı, Bakü Slavyan Üniversitesi eski rektörü (2000 – 2014), dilşünas, edebiyat; Azerbaycan Cumhurbaşkanı yanında Bilgi Vakfı Himayeçilik Konseyi üyesi (18 Temmuz 2014 yılından), Bakü Uluslararası Multikulturalizm Merkezi Himayeçilik Konseyi Başkanı.
Kitapla ilgili yüksek beklentilerim yoktu. Ben bu kitabı fantastik bir eser gözüyle okudum. Alt metni var mı yok mu diye hiç umursamadım. Ne zaman ki oturup bu yazıyı yazmaya başladım o zaman şaşırdım. Çünkü kitap arkası yazısına baktıktan sonra kitabın Hallac-ı Mansur ile ilgili olduğunu gördüm. Sonrasında da dönüp kitabın ön sözünü okudum. Peki neden mi ön sözü daha önce okumamıştım. Çünkü ön sözü yazan insanlar içine mutlaka kitabın tadını kaçıracak bir bilgi koyuyorlar. Burada da Hallac-ı Mansur’dan bahsedilmiş ve yazarın post-modern bir üslubu olduğu söylenmiş. Yazarın Azerbaycan’ın Borghes’i olarak anıldığı da belirtilmiş.
Peki Hallac-ı Mansur kim? Uzun uzun hayatını anlatmayacağım yeterince bilgi var internette. Sadece 800’lü yılların son döneminde yaşamış sufi ve mistisizm akımından olan bir yazar ve şair. “Enel Hak” yani “Ben Hakk’ım” demiş ve özellikle bu sözü sebebiyle öldürülmüştür.
Kitapta üç hikaye var ve bunlar ayrı ayrı ilerledikten sonra bir noktada bağlanıyor. İlk hikaye Şah’ın kervancıbaşısının önemli bir mesele için bir büyücüye ihtiyacı olduğunu öğrenmemizle başlıyor. Bu memlekette büyücüler, Büyücüler Deresi denen bir mekanda yaşıyorlar. Büyücüye ihtiyacı olan bu tuhaf mekana geliyor ve büyü ihtiyacına uygun bir büyücü kiralıyor.  Kervancıbaşının yardımcısı Hoca İbrahim Ağa burada bir büyücü bulup getiriyor efendisinin yanına. Kervancının isteği ise ölmüş babasının ruhuyla görüşmek.
Diğer hikaye ise Şah’ın celladının hayatından bir kesit anlatıyor. Son hikaye ise büyücünün geçmişine dair bir hikaye. Bu hikayede bir Ak Derviş var, Hoca İbrahim Ağa’nın getirdiği büyücü bunun öğrencisi çıkıyor. Ak Derviş, Büyük Ruhani Birliği ulemaları tarafından yargılanıp ölüme mahkum ediliyor. Bu birliğin başında ise Seyit Sarı Esrari var.  Derviş önce dövülüyor, sonra çarmıha geriliyor sonunda da kafası kesiliyor. Seyit Sarı ile dervişin önceden bir hocanın öğrencileri olduklarını ama hocanın bir keşfi sebebiyle fikir ayrılığına düşüp düşman olduklarını da öğreniyoruz.
Burada Ak Derviş Hallac-ı Mansur oluyor. Ancak Seyit Sarı’nın kim olduğunu anlayamadım açıkçası. Okuduklarımdan, önce Cüneyd Bagdadi olduğunu düşündüm, Esrari kelimesi ile ses benzeşmesi var diye ancak Bagdadi Hallac-ı Mansur’un hocasıymış. Sizin fikriniz varsa ve yazarsanız sevinirim.
Genel olarak, kitaba çok kanımın kaynadığını söyleyemem, ama bir şeyler öğrendim ve araştırdım bu açılardan bana faydası oldu. Anlatım sebebiyle bir masal okuyormuş gibi hissettim diyebilirim ama bazı noktalarda akışta kopukluklar da vardı. Yazardan başka bir kitap okur muyum diye kendime sordum. Ve evet okurum özellikle Eksik El Yazması” eseri ilginç olabilir.

Üç Cisim Problemi

Çooook uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.ThreeBodyTrilogy_web

Döndükten sonraki ilk yazımı son dönemlerde tüm dikkatleri üzerine çeken bir kitaba ayırayım dedim; Üç Cisim Problemi

Nebula ve Locus adayı olmuş, bir de Hugo’yu kazanmış. Beklentiyi yükseltmeye yetiyor da artıyor bile.

Genel olarak kitabı beğendim diyebilirim. 3 kitaptan oluşan bir seriymiş. Her ne kadar seri kitaplardan çok sıkıldıysam da bir kere başlayınca devamını getirmek zorunda hissediyorum. Umarım yakın zamanda diğer iki kitabı da yayımlarlar.

Hikayenin başında Ye Wenjei isimli kızı Çin’de kültür devrimi sırasında babasına işkence yapılmasını seyrederken görüyoruz. Bu kızın üzerinde müthiş bir travma yaratıyor. Babasının ölümünden sonra Çin’in ücra bir yerine sürülüyor ve orada da hayattan birkaç tokat daha yiyor. Sonrasında kaderin bir cilvesi ile kendini çok gizli bir devlet projesinin ortasında buluyor. Devamında diğer karakter olan Wang Miao’ya geçiyoruz. Kendisi nanoteknoloji alanında çalışan bir bilim adamı. O da birden kendisini çok gizli bir hükümet toplantısında buluyor. Adı açıklanmayan bir düşman var ve tüm dünyadaki devletlerin bunlara karşı birleştiğini görüyoruz. Bu noktada içinizden “uzaylılar” dediğinizi duyar gibi oldum. Hikaye Wang’i 3 cisim problemi isimli sanal bir oyuna sürüklüyor. Açıkçası benim kitapta en çok sevdiğim bölümler bunlar oldu. Oyun nereye varacak acaba diye diye heyecanla takip ettim. Hatta gece 2’ye kadar okudum diyebilirim. Ama oyun bölümü açıklığa kavuşunca kitaba duyduğum o aşırı okuma isteği azaldı.

İlerleyen bölümleri anlatmayacağım ama hikayenin güzel bir şekilde ilerlediğini söyleyebilirim. Ye Wenjei ve Wang’ın bir noktada tekrar karşılaştığını da ekleyeyim.

Fizik ve bilim kısmı, her ne kadar bir kısmını anlamasam da, bana etkileyici geldi. Sadece bir noktada bilgisiyle bizi dövmüş diyebilirim onu da aşağıda uyarılarla birlikte açıkladım.

Gelelim beğenmediğim noktalara:

İlki karakterler. Hepsi çok yapay. Karikatür gibiler. Sadece Ye Wenjie karakteri biraz daha başarılı. Bunun sebebi ise geçmişinin detaylı olarak anlatılması. Böylece onun kitap boyunca yaptıklarına bir anlam verebiliyorsunuz. Onun dışında dikkat çeken bir diğer karakter de çatlak bir profil çizen polis Da Shi. Yazarı çok da suçlamıyorum aslında, bazı kitaplar hikayeyi hikaye üzerinden anlatır bazıları da karakterleri merkeze koyarak hikayeyi anlatır. Bu 1. türden bir kitap.

Diğer bir nokta da kitabın sonundaki 0-1-2-3 vb boyutlara dair yapılan açıklamalar. Temel fizik bilgim var ama anlatılanların çoğunu anlamadım. Bir noktadan sonra takibi bırakıp, bla bla evet bla bla evet, diye diye o bölümleri okudum geçtim. İtiraf ediyorum çok sıkıldım. 🙂

Kitabı okumadıysanız bu noktadan sonrasına bakmayın.

 

Karakterlerin saçmalığının diğer örneği ise intihar eden bilim adamları. Evet birçok fizikçi veya matematikçi hayatını bilime adıyor ama bilimsel yasalar çalışmıyor veya bildiğim bütün fizik yanlışmış diye birisinin intihar edeceğini düşünmek bana çok saçma geliyor. Olayı dramatize etmek için kullanılan bir hikaye öğesi olmuş bu durum.

Bir de 3 Cisim problemi oyununu çözen insanların sadece 2 kez bir araya gelip sonrasında hemen uzaylı tarikatı müridi olmaları da gayet saçma olmuş.

 

 

Artık bakabilirsiniz.

Son söz; ilginç bir hikayesi olduğunu söyleyebilirim ama karakter derinliği yönünden zayıf kalıyor. Yine de okumanızı tavsiye ederim.

Gölge İnsanlık Yazılıyor

Adsız İnsanlık
Adsız İnsanlık

Kitabın yazarı Badahan Bey ile Kayıp Dünya sayesinde tanışmıştım. Kendisi, ben ve Gürkan bir gün buluşup uzun uzun sohbet etmiştik. Bu sohbetin üzerine kitabını almış ve okumuştum. Bitirdiğimde beğenmiş ve devamını merak etmiştim.

Geçenlerde kendisi facebook hesabında devam kitabına dair bir müjdeli haber vermişti. Hemen ardından da kitabın yazılış sürecini bir blog vasıtası ile paylaşacağını söylemişti. İşte o blog açıldı, ben de sizinle paylaşıyorum. Kitabın ilk sayfalarını yayımladı bile. Yeni kitabın adı büyük ihtimalle “Gölge İnsanlık” olacakmış. Ben takipteyim, size de tavsiye ediyorum.

Blog için tıklayınız.

Kitap İnceleme: Ötekiler Arasında

En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim:

Ben bu kitabı sevmedim.

 

3 günlük şehir dışı seyahatim sırasında okudum bu kitabı. Özellikle bunu seçmiştim çünkü hem ödüllüydü hem de herkes tarafından övülüyordu ve tavsiye ediliyordu. Uçak yolculuğu yapacaksam özellikle neşeli kitapları seçiyorum çünkü uçaktan korkuyorum. Bu yüzden uçak yolculuklarımın yegane yazarı Terry Pratchett’tır. Onun yarattığı evren her daim beni gülümsetiyor. Yolculuk sırasında eşime komik bulduğum kısımları okuyup onun da gülmesini beklerim ama henüz güldüğü olmadı. 🙂 Pratchett konusunda aynı espri düzleminde değiliz sanırım.

Bu kitaba dönersek kısaca: 15 yaşında ve perileri gören bir kızın sayıklamaları.

Kitabın bir yere kadarını kardeşinin ölümünden dolayı travma yaşayıp halüsinasyon gören veya şizofren olduğu için perileri görebildiğini sanan bir kızın günlüğü olarak rahatça okuyabilirsiniz.  Spoiler: “Halalarının da cadı çıkması ile iyice hasta olduğuna kanaat getirmiştim.” Spoiler

Seti ve İhsan Tatari (kitabın çevirmeni) gibi ben de ensest (çok kısa geçse de) muhabbetini anlamlandıramadım. Üstelik kızın bundan etkilenmemiş olmasına ise hiç inanamadım.

Sayfalarca akrabalarını anlatmasını  sevmedim. Kitaba ne katkısı oldu? Hiç! Sayfa israfı bildiğin. Oraları okumadan atladım.

Baş karakter olan kızı sevmedim, zaten yazar tercihlerinde ve bakış açısında da birbirimize benzer çok az yanımız var. Ben de Le Guin’i severim ama Heinlein aşığı olmasını anlayamıyorum. PKD’yi sevmiyor sadece Yüksek Şatodaki Adam kitabının bir ara lafı geçiyor. Zelazny’yi de sevmem mesela ben.Tiptree ile ilgili bazı görüşlerine ise ayrıca uyuz oldum. Kitap kulübünden arkadaşım Göknur ile kitap üzerine konuşurken kızda sinirimi bozan asıl şeyin ne olduğunu ise Göknur’un  “Ben her şeyi biliyorum havalarındaki ergen triplerini hiç sevmem.” demesi üzerine anladım.

Bir de ne hikmetse aşırı derecede başarılı bir kız. Bir aile ferdini kaybetmek büyük bir travmadır ama buna rağmen kızın derslerinde hiçbir kötüleşme olmuyor. Boşanma sürecinde bile çocukların nasıl etkilendiği düşünülürse kızın her derste (matematik hariç) başarılı olması ziyadesiyle saçma.

Bk ve fk severlerin kitapta ne bulduğunu çok iyi görebiliyorum; tüm bk ve fk severlerin bazen hissettiği gibi toplumdan farklı olma ve dışlanmışlık hislerini yansıtıyor (kitabın adı “ötekiler arasında”). Sırf bu dışlanmışlık yüzünden kahramanımız karass kurmak için büyü yapıyor zaten. Ayrıca okuduğu 150’den fazla kitaptan bahsediyor ve içlerinden birini illaki siz de okuduğunuzdan kendinize benzer birisini görüyormuş gibi hissediyorsunuz. Bu kitabı lisede veya ortaokulda okusaydım eminim çok beğenirdim.

Bana tek faydası Triton’u ve Karanlığın Sol Eli’ni artık okumam gerektiğini hatırlatması oldu.

Erol Çelik – Ağlatan

Erol Çelik ismini daha önce duymamıştım. Kendisinden bloguma bıraktığı yorum ile haberim oldu. Heyula, Satranç ve Şövalye, 19 Numaralı Koltuk isimli 3 kitabı yayımlanmış, 4. kitabı Ağlatan ise piyasaya yeni çıkmış. Korku türünde yazıyor. Benim ilgimi çekti ilk fırsatta birini alıp okuyacağım. Aranızda okumuş olan varsa yorumlarını paylaşırsa sevinirim.